Sevdigim Yazilar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sevdigim Yazilar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2013 Pazar

Nil'den


Kararı başkası mı versin?

Karar vermek, sevimsiz bir şey. İnsan da, tuhaf mahluk. “Kararı ben vereyim, özgür olayım” diye tepinir. “E, hadi sen ver” denildiğinde, “Sence?” der.
Ben hep derim. Sence derim, sizce derim, ötekice derim. Sencede konuşulan dillerde, kendim için iyi olan cevabı bulmaya çabalarım.

Fakat hiçbir ‘sen’, beni bilemez.
Benim geçmişimi hiç yaşamamış, gideceğim yere dair karnında hiçbir his taşımayan biri, yönümü nasıl tayin edebilir?
Bu basit soru sorulmaz işte. Yeter ki, kararın o birkaç gramlık ağırlığı ruhumuza çullanmasın!

O ağırlık ki, gün gelip biyopsisi yapıldığında iyi huylu çıkıp, doğru karar; kötü huylu çıkıp, yanlış karar olabilir.

Kararı veren biz olduğumuzda, bu ikinci ihtimalde, kendimizle baş başa kalakalırız.

Bu çekilmez bir çuvaldız batırma işlemiyle son bulacağından, iyisi mi kararı başkasına bırakalım deriz.

Nitekim dünyada, başkasını suçlamak kadar rahat bir pozisyon yoktur.

Böyle sırt üstü kendini suya bırakmak kadar rahatlatır. Hatta uykuya bile geçirir.

Hafif acılı rüyalarla bezeli bir uykudan bahsediyorum tabii ki, zira tatlı rüyaları sadece kendi kararlarıyla yol alanlar görür.
Okçulukta, oku atma anını sana ‘klik!’ sesini çıkararak söyleyen bir mekanizma var.

Okun üzerine takılı bu minnacık metal parçasını, okun üzerine yerleştirip, oku öyle geriyorsunuz.

Ok gerilmenin son noktasında, ‘clicker’dan kurtulduğunda o sesi çıkarıyor ve işte o an bırakıyorsunuz oku!

Eğer ‘clicker’ı dinlerseniz, oku hedefe atma ihtimaliniz çok yükseliyor. Yok dinlemezseniz, ‘clicker’sız atarsanız, valla siz bilirsiniz!
O milisaniyeler içinde, bir metal parçasından daha soğuk bir kararlılık içinde olmanız gerekir.
Ok hocasına sormadım ama bence bu ‘clicker’ın icat edilme sebebi, Peyami Safa’nın tabiriyle, her birimizin ‘bir tereddütün romanı’ olmamamızdan kaynaklanıyor.

Oku kaldırdığın andan itibaren, onlarca metre uzaklıktaki bir hedefi vurmak için az vaktin var.

Kol yorulacak, odağın kayacak, konsantrasyonun hızla dağılacak. Bu hızı insandan alamamışlar ki, ‘clicker’ koymuşlar!

Ben bu küçük metal parçasıyla ilk karşılaşmamda, “Ah! Metin Hoca” dedim, “Hayatta da şu ‘clicker’dan olsa ya!”

Sizi bilmem ama bana çok lazım. Kararları erteleme sanatının, tüm detaylarına hakimim.

Sessiz kalır, yarına bırakır, fikir alma turnesine çıkar bir daha dönmem.
Soru işaretleri bile benden bayar, daha fazla havada duramaz, noktalarının üzerine düşerler. 
Nice noktaların, önümde böyle göçük altında kalıp yok olmuşluğu vardır.

Hayatta eğer bir ‘klik!’ sesi duyulsaydı, o hooo, neler oldurdu kim bilir. Okumu atmadan indirdiğim nice yaylarla, kim bilir hangi hedefleri boş verdim.

Peki nedir, başkalarına ve basit bir ‘klik’ sesine bu müptelalık? Nedir içimizde, frenlere asılan o ödü kopmuş mahluk?

Yanlış kararları, hedefe gitmemiş okları da, birer yön levhası gibi görüp, yolculuğun parçası saymayı bu kadar mı bilmiyoruz?

Yanlış kararların ardından, kendimizi tekrar sevmekte bu kadar mı zorlanacağız?
Peki ya başkaları? Onların adımıza verdiği kararlar hep mi doğru?

Onlar yanlış çıktığında, yanlış kararı veren başkası olduğunda, sanıyor musunuz ki, onun canı bizimki gibi yanıyor?
O kendi yolunda gidiyor, bizim tekerlek saplanıyor. Biz geri vitese takıp, o yoldan çıkmaya çabalıyoruz. Ve bazen bu haldeyken bile, başkasını arayıp “Nasıl çıkacağım buradan?” diyoruz.

Yok yok, iflah olmayız biz. Yine de son sözüm iyi olsun:

Buradan, ‘clicker’ını içinde yeşertmişlere selam olsun!
Treefight for Sunlight (Güneş ışığı için ağaç savaşı). Hayatımda bu kadar iyi çalan, besteleri bu kadar güzel olan az grup gördüm.
Çıkışta “Kim bunlar Allah aşkına” diye sorunca, “Yeni çıkan bir grup” dediler. Umarım güneş ışığı için savaşlarında yükselirler.
BBC’nin “How to Grow a Planet?” (Bir Gezegen Nasıl Büyütülür?) belgeselini izlerken, aklıma bu grubun güzel ismi geldi. Bir yerlerden edinin ve izleyin ne olur!

20 Ocak 2013 Pazar

Insanoglu


Galiba Nil yazmis bu guzel yaziyi yine
İnsanoğlu

İnsanoğlu, şu dünyada koşa oynaya avlanıp, ateş yakıp ısınıp, dere görüp susuzluğunu giderirken her şey yolundaymış.
Karnı da doyuyormuş, üşüyünce de ısınıyormuş, sosyalmiş de, hareketliymiş de. Sonra ‘buğday’ı keşfetmişler.

Ah! O buğday yok mu, buğdayın o küçük tohumları yok mu! Onu öğütüp yemeye, tohumunu toplamaya, ama en fenası da ‘ekmeye’ başlamışlar. Ekince, tarım başlamış.

Tarım başlayınca da, yerleşik hayat. Yerleşik hayat başlayınca, ‘burası benim’cilik, sonra sınırlar...

Sınırlarla çevrili bir yerde yiyecek içecek, sığınak, yemek, yani kaynaklar olunca da...

Savaş. Savaşın doğduğu anı gördüm. Savaş, başkasında olanı en kaba üslupla almak için doğdu. 
Bir yer üstünde, kendi ekip biçti, toprağına emek verdi diye ‘sahiplik’ iddia edenler, orayı sınırlarla çevirenler, ‘hedef’ oldu.

İlk ‘biz ve diğerleri’nin doğumunu gördüm. Tam da orada doğdu, o topraklarda. O güzel tarlalarda...

İnsan, dünya misafiri olduğunu unutalı çok olmuş yani.

Sahiplik ne kaygan bir kavram aslında. Her şeyimizi, payelerimizi, omuzlarımızdaki apoletleri, gururu, kıskançlığı, korkuyu üstüne yığıp, koca bir imparator olarak başa çıkardığımız ‘sahiplik hissi’ sadece bir göz yanılması. 
Bu dünyada bir şeye sahip olduğunu düşünmek, bir misafirliğe gittiğimizde, üstüne oturduğumuz kanepenin ‘bizim’ olduğunu iddia etmeye benziyor.

Hatta ona bile benzemiyor, çünkü o kanepe, onlardan çok sonra, başkalarını aynı şekilde bir güzel ağırlayacak, kandıracak.

Hayatta karşımıza çıkanları, eşya ya da insan, önümüzdeki bir yürüyen bandın üstünden geçenler olarak görsek rahat ederiz. Anı yaşamak diye bas bas bağırılan şeye yakınlaşmış oluruz.

Önümüzden geçip giden şu güzel şeye, kanepeye ya da ‘sana’, o an karşılaşılan ve tadına varılması için az vakit olan şeyler olarak baksak, hayatı görmüş oluruz.

Hatta, hayata göz kırpmış oluruz.

Ellerimiz, kollarımız boş olursa, kucaklayabiliriz.

Rüzgar geçebilir içimizden. Ayaklarımız serbest olur, toprağa basarız. Bir şeyleri taşıyayım, götüreyim, benim kılayım diye, olduğumuz yerde mıh gibi çakılmayız.

Hareketten korkmayız.

Kutulara, sınırlara kapanmayız. 
Sahip oldukların olmadan da, ellerin boşken de, harikulade birisin. Aklının gerçek olanı hep ayıklayarak koruduğun berraklığı, nereden çıkageldiği belirsiz o gülümsemen seni eşsiz kılıyor.

Seni başkalarıyla karşılaştırılamaz yapıyor.

Gücünün bir kalp gibi attığı yeri görüyorum.

Kendini yanına bir şeyi almadan inşa etmişsin. Bir şeye dayanmıyorsun.

Kendi başına, bir ağaç gibi dimdiksin.

Bir şeyin üstünde durmuyorsun.

Seni taşımıyorlar. Gittiğin yere seninle gidilebiliyor. Kendinden başka bir şeye ihtiyacın olmadığını görüyorum. Bunu nasıl başardın?

Hiçbir eşyayı ya da insanı kullanmadan kendini nasıl bunca süsledin?

Önünde eğiliyorum senin. Herkes senin gibi olsaydı savaş olmazdı. Sen, savaş öncesi çağlara ait, o vahşi insanlardansın.

Sen karşılaştığına selam ettiği gibi veda da eden, büyük ruhlardansın.

Keşke hepimiz senin gibi olabilsek. 

18 Eylül 2012 Salı

Cocuklar ve okula ne zaman hazir olurlar


Dogru Soyluyor Gulse Birsel yine cok guzel yazmis...
Ben de zaten cocugu kasmamak simdi bunu niye yapamiyor bu niye olmuyor dememek gerektigine inaniyorum
Herkesin bir vakti var


66 ay mağduruyum!
"66 ay mı, bir yıl sonra mı tartışması benim için kişisel olarak denenmiş, sonuçları görülmüş bir hikayedir. Hayatımda kendimi başarısız, aptal ve ezik hissettiğim tek dönemdir o 66 aylıkken yaşadığım dört ay!"
Öncelikle sayın Başbakan'a şunu belirtmeliyim, bir ihanet veyahut gaflet, dalalet ya da hıyanet içinde değilim. 66 aylık çocukların ilkokula başlamasıyla ilgili çok net, çarpıcı, kişisel, kah gülünç, kah trajik, güldürürken düşündüren bir tecrübem var, onu aktaracağım.
Ben, 66 ayını doldurup okula başlayan bir mağdurum. 70'li yıllarda Türkiye'de durum böyle değildi biliyorsunuz. En bilinçli, en kaloriferli ailelerin çocukları en az 72 ayı doldurduktan sonra okula başlardı.
Diğerlerininki Allah'a emanet, mecbur kalındığında veya ailenin ne zaman durumu olursa...
Ama işte o kaloriferli ailelerden birinin çocuğu olduğumdan, eş dost, komşular, tutturdu "Bu çocuk üstün zekalı, bir yıl erken okula gönderin," diye. Üstün zekalı mıydım? Hiç sanmam. Kendinden 13 yaş büyük abla ve 15 yaş büyük abiyle, ilgi alaka bolluğunda, "Hadi kızım bir de şu marifetini göster," bolluğunda yaşayan çokbilmişin tekiydim büyük ihtimalle. 

OKUYAMIYORUM, YAZAMIYORUM, ANLAMIYORUM 
Ama annemler ikna oldu. Boşu boşuna apartman dairesinde bir yıl daha oturup bebek oynamasın, erkenden okula başlatalım dediler. Çok üstün ve eşi benzeri görülmemiş zekama çok da güvendikleri için, sağ olsunlar, bir de yaz tatilini uzatıp, okullar açıldıktan iki hafta sonra, beni birinci sınıfa kaydettiler.
Dikkatinizi çekerim, 11 Mart doğumlu bir sabi olarak, okulların açıldığı eylül ayında tam tamına 66 ayımı doldururken, eğitim hayatıma başladım.
Allah'ım kabusun büyüğü!
Okuyamıyorum, yazamıyorum, anlamıyorum, berbat! Fişler diyorlar, heceler diyorlar, sanki "Doomo arigato gozaimasu" diyorlar! Sanki ortamda Japonca konuşuluyor ve benden başka bütün sınıf Tokyo doğumlu!
Aylar geçti, ben bir "Bugün bayram," yazamadım arkadaş! Ablam iki saat uğraşıyor: "Bugnü beyrm". Abim üç saat ter döküyor: "Buguni byram"! (2012'ye geldik, hala ailede bayramları "Buguni byram" şakası yapılır!) Babam "Benim üçüncü çocuk acaba aptal mı çıktı" diye darlarda! Ezikliğim had safhada. Bazen aklıma esiyor, derste tahtaya gidip renkli tebeşirlerden resim yapıyorum, öğretmen "Hayırdır, delirdin mi, niye kalktın?" diyor. Bugün bayram'ı bırak, niye yerimde oturmam lazım onu bile anlamıyorum!
Şubat tatili geldi. Ankara'ya, eğitimci olan amcamı ziyarete gittik. Babam dert yandı: "Böyle böyle, yapamıyor, okuyamıyor" diye. Amcam şaşırdı, dedi ki "Yapamaz tabii, niye erkenden okula verdiniz? Daha beş yaşında, hazır değil, oyun oynaması lazım!"
Bunun üzerine, olması gereken yaşta gönderilmek üzere, okuldan alındım. 

SANKİ BİRİ, BEYNİMDEKİ BİR ŞALTERİ KALDIRDI Sevgili veliler, öğrenciler, değerli okuyucular, şu minimum 72 ay kuralı var ya, onu hangi pedagoglar, hangi eğitimciler çıkarttıysa alınlarından öpmek lazım, bu işi biliyorlar. Yemin ediyorum, mart ayının sonu geldi ve abim yağmurlu ve sıkıcı bir öğle, aylarca "Bugün bayram" yazamayan bana, bir günde bana okuma yazma öğretti! Buharlanmış cama harfleri yazdı, hepsinin ses olduğunu söyledi, "Birleşince kelimeler çıkıyor," dedi ve akşam annemler alışverişten döndüklerinde, söyledikleri her şeyi yazabiliyor, yavaş da olsa gazetede yazılan her şeyi okuyabiliyordum. Çok tuhaf, ama sanki zamanı geldi ve biri beynimdeki bir şalteri kaldırdı!
Ertesi eylülde, yani artık 78 aylıkken, altı yaşını bitirmiş halimle birinci sınıfa başladığım gün, okula çantamda kitapla gittim, sıkılmayayım diye! İlkokul süresince hep sınıf birincilerinden oldum, sonraki aşamalarda da eğitimle ilgili hiçbir problemim olmadı.
Belki şimdiki çocuklar çok bi harikadır.
Belki de ben azıcık gerzektim. Ama ilkokula altı yaşını doldurup gitmek, inanın hayatımda hiçbir kayba sebep olmadı. 

BİR YIL DAHA OYNASIN, HAYAL KURSUN 66 ay mı, bir yıl sonra mı tartışması benim için kişisel olarak denenmiş, sonuçları görülmüş bir hikayedir.
Hayatımda kendimi başarısız, aptal ve ezik hissettiğim tek dönemdir o 66 aylıkken yaşadığım dört ay! Devam etseydim ne olurdu? Bilmem. Belki hep başarısız bir öğrenci olarak hayat boyu topal sakat yürüyecektim. Belki okulun ikinci dönemi kendime gelip açığı kapatmaya çalışacaktım.
Ama bir yıl sonra, altı yaşında başladım okula, ne kaybettim? Bence hiç.
Göndermeyin arkadaş! Bir sene daha oynasın, hayal kursun, resim yapsın!
Gidip zorlanacağına, daralacağına, kendini başarısız, salak, ezik hissedeceğine, bir yıl sonra gidiversin.
En kötü, benimki gibi bir hayatı olur işte!

Nil'den


Nil'den muhtesem bir yazi daha...
Size de oluyor mu?

Bazen, hatta sık sık, hayatın bana bir şey demeye çalıştığı hissine kapılıyorum.
Hani tanımadığımız halde bize tuhaf mimikler yapan, kaş göz oynatan birine “Afedersiniz bana bir şey mi demeye çalışıyorsunuz?” deriz ya, onun gibi aynı.

Sanki bir mesaj geliyor. O belli. Gün gibi ortada. Da. Ben şimdi buna basıp nereye zıplamalıyım? Bu denilen neye bağlanacak? Rüya tabiri gibi, bir çözücü mü damlatılmalı? Hazineye giden yol buradansa, ben bu bilgiyle napayım? Daha da önemlisi, eğer bir “doğru yol” varsa, bunlar onun işaretleri mi? Bu ve daha nice sorunun cevabını araştırmak üzere, son deneyimimi anlatayım.

Bodrum’da, bir arkadaşımızın evinde, Panamalı, dünya tatlısı bir psikiyatristle tanıştım. Freudyan terapi yapan güzel bir kız. Bu konulara dalmayı sevdiğimden, her şeyin suçlusunun muhakkak “anne” çıktığı bu aleme daldım. Bilinçaltı, öyle kolayca kaldırılıp bakılacak yer değil. Freud’a göre, basınç var. Bence de var. Hele en son, anılarımızı bile uydurduğumuza dair bir kitap okuduktan sonra buna iyice inanır oldum.

Sohbetinde, yaşadığı bazı unutulmaz hikayeleri anlatıyordu. Bir noktada kendisinin de eğitimi gereği düzenli terapiste gittiğini söyledi. Sonra aynen şöyle dedi: “Bir divana uzanıp terapiste bakmamakla, koltukta oturup yüz yüze konuşmak arasında çok fark var. Karşındakinin yüz ifadelerini görmediğinde, bilinçaltına inmen daha kolay oluyor. Uzanmakla da ilgili bir şey. Yatay pozisyonda kavga edilmiyor. İster istemez insanı sakinleştiren bir şey uzanmak. Hiç yan yana yatıyor olduğunuz biriyle, yatay hali bozmadan kavga ettiğinizi hatırlıyor musunuz?” (Sahneyi burada keselim)

İki gün sonra “Are you my mother?” diye bir çizgi roman okumaya başladım. Bilmiyorum belki çok “anne” lafı geçti diye başlığa yönelmiş olabilirim.

Romanda bir yazar var. Hikayenin bir yerinde terapiste gidiyor. Uzanıyor. Ve aynen şöyle diyor: “Terapiste bakmadan, yatar pozisyonda olmak, bilinçaltına girişi kolaylaştırıyor!”
Benim bu cümleyi iki gün arayla bu kadar alakasız iki yerde duymuş olmam, ister istemez tüylerimi ürpertti. Niye hayat bu cümleyi tekrar etti? Cevabı şöyle verdim: Demek doğru kitabı okuyorum. Demek doğru yoldayım. Demek yön burası, buradan gideyim. Bu kitabı bitireyim. Panamalı kızla, bir kitabın kesişim kümesindeki ortak bir cümlenin beni savurduğu en uzak düşünceyse şu: Bir şey öğrenmek üzereyim.

Uzatmayayım. Ben bu kitaptaki bir başka cümleyi, bir arkadaşıma söyledim.

Konular konuları açtı ve güzel bir cümle duydum: “Evet kötü bir anne değilim, ama harika olduğumu söyleyemem. En azından bir şeye çok dikkat ediyorum. Çocuklar bir yanlış yaptıklarında, asla karakterlerine saldırmam. Onları aşağılamam. Yaptıkları şeye saldırırım. Çünkü kişilikte delik açmak tehlikeli. Halbuki yapılan şey, yapılmayabilir. O bir sabit değil, o bir hareket.”
Cümlenin öznesini “herkes” yaptım.

Ve güzel bir yere vardım. 

Siz de buraya hoş geldiniz.

8 Eylül 2012 Cumartesi

Gunde 7.5 dakika kazanmak, omrunuze 10 yil katmak icin bunlari yapin


Bunu galiba Ayse Ozyilmazel yazmisti

Dediklerimi okurken uygulayın ki, yazı bitene kadar 7,5 dakika kazanmış olun. Sonra ne kadar tekrar ederseniz o kadar daha katarsınız. Her şeyden önce şunu söyleyeyim; bu bilimsel olarak ispatlanmış bir katkı, yani Jane’de laf olsun diye laf yok.

Bir. Ayağa kalkıp iki adım atın ya da yumruğunuzu sıkıp ellerinizi havaya kaldırın. Siz siz olun, şu hayatta hareketsiz durmayın. Harekette bereket var, şans var ama en önemlisi hayat var. Hareket eden hayatına dakikalar katar. Fiziksel dakika ekleme aktivitesi tamam.

İki. 100’den geriye kadar sayın ya da 50 kere parmaklarınızı şıklatın! Sizi zorlayan bir zihinsel aktiviteye konsantre olmak hayatı uzatıyor. Sudoku oynayın, bulmaca çözün, hesap yapın. Beynini tembelliğe bırakmayanın ömrü uzuyor. Zihinsel dakika ekleme aktivitesi tamam.

Üç. İçerideyseniz koşup pencereden dışarı bakın, dışarıdaysanız koşup pencereden içeri bakın. Bir bebeğe, bir hayvana bakın. (Bize fil yavrusu, deve kuşu yavrusu ve fok yavrusu resmi gösterdi Jane. Gerçekten insanın karnında çiçek açıyor.) Üç pozitif duygu, bir negatif duyguyu götürüyor.Yani biri ya da bir şey size kendinizi kötü hissettirirse, elde var bir yapıp, hemen üç pozitif sıkın üstüne. Duygusal dakika ekleme aktivitesi tamam.

Dört. Yanınızda kim varsa en az 6 saniye elini sıkın, sarılın, dokunun. Sadece el sıkışmak bile oksitosin yani güven hormonunu artırıyormuş.Dokunun, şükran duyun, bunlar hep bedavadan dakika. Sosyal dakika ekleme aktivitesi de tamam.

Şimdi ben burada size uzun uzun matematik yapmayacağım ama Jane, bize tablolarla gösterdi ki, bunları yapınca 7,5 dakikanız ekleniyor. Bunları her gün düzenli yaparsanız, hazır olun... Ömrünüze 10 yıl ekleniyor.

Yani kıpırdayın, iyi şeyler düşünün, sevdiklerinizle olun ve zihninizi onu zorlayan şeylerle meşgul tutun. Jane bize 7,5 dakikayı verdi de, biz ne yapıcaz o dakikalarla diye soruyorsanız, size en azından yapmamanızın iyi olacağı şeyleri söyleyebilirim. Daha önce yazmıştım. Ölüm döşeğindeki insanların, hayatlarıyla ilgili beş büyük pişmanlığı var.

Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.

Arkadaşlarımla bağımı koparmasaydım.

Daha mutlu olmama izin verseydim.

Gerçek benliğimi ifade etseydim.

Benden beklenenin değil, hayallerimin peşinden gitseydim.

İşte 7,5 dakika, işte onunla yapılmaması gerekenler.

Hayat sizden, yazması benden.

Bol bonus dakikalı haftalar.

Rekabet Yok Olmak Uzere!



Bu kadini ve yazilarini cok seviyorum... aynen katiliyorum , rekabet yok olmak uzere!
Kahraman Kurukahveci! Kim mi bu kadin tabiki Gulse Birsel!
Dünya, global bir 'büyük şirketleşme' sürecinde. Kentler, kıyafetler, yemekler birbirine benziyor, mahalleler bile özelliğini yitiriyor
Ünlü bir kahve zinciri, ya da amaan, adını da söylerim ne olacak, Starbucks, logosunu değiştereceği için kahve bağımlıları ayağa kalkmış! Logodaki değişiklik de çıplak gözle görülebilen bir şey değil ha, yanlış anlamayın. Deniz kızının etrafındaki yazı kalkıyor, hikaye bu! E ama sen dünyanın bütün şehirlerinde, her köşebaşında, aynı dükkanda, aynı dekorla, aynı bardakla, aynı kahveyle kurabiyeyi satar hale gelirsen, minik bir logo değişikliği zaten kafeinden siniri tepesinde müşterinin beyin devrelerini yakabilir! Ki esas sorun ve yazının konusuna da gelmiş bulunuyoruz böylece! Global bir "büyük şirketleşme" içinde, artık seyahat etmenin bile zevki kalmadı! Budapeşte'ye, New York'a, Paris'e, hatta Beyrut'a git, bütün caddeler, sokaklar birbirine benziyor artık. Köşebaşında bir Starbucks kahve, ileride bir Mc Donald's, arada bir Gap, bir Banana Republic, bir Nike, Adidas, Zara vesaire, kozmetikse konu ya Mac, ya Sephora, alışveriş merkezi gezeyim dediğinde de yine bunların daha ufak şubeleri! Dünyanın bütün caddelerinde aynı logolar, aynı kapılar, aynı renkler, aynı dekorlar, aynı giysiler, aynı sandviçler, aynı kahveler! Küçük dükkanları, yerel markaları, orijinal tatları, desenleri teker teker kaybediyoruz. 

MARKA ÇOK AMA... 
Dünyanın yeni salgını bu! Şirketler büyüyüp küçük işletmeleri yok ettikçe ya da bünyesine katıp kendi damgasını bastıkça, tüketici olarak seçim hakkımız da azalıyor! İstanbul bile dünyanın herhangi bir yerine benzemeye başladı. Starbucks'ın kahvesine bayılıyorum, Zara'nın devamlı müşterisiyim, eyvallah. Ama mahallede, ne sattığı ya da satmadığı belli olmayan tarihi dükkan Aleaddin'e gözüm gibi bakmak, Konak Pastanesi'nin meyve şekerlemelerini öpmek, Tatbak Kebap'a arada girip "Bir sorununuz var mı" diye sormak, Erol Ayakkabıcısı'na destek vermek istiyorum neredeyse! Çünkü son 20-30 yıl içinde, bu semtte, uluslararası büyük şirketlere ait olmadan veya o şirketlerin ürünlerini kendi isimleri altında satmadan ayakta kalabilen ender işletmelerden bunlar! Hadi giyim kuşam, kahve o kadar da hayati değil diyelim. Ama gıda ve ilaçta da durum aynı! Food Inc belgeselindeki gibi, 50 yıl önce Amerika'da 100'den fazla irili ufaklı gıda şirketi, daha fazla rekabet ve üretim merkezi çeşitliliği varken, artık 8-10 büyük şirket piyasanın büyük bölümünü ele geçirmiş durumda. Markalar çoğalmış, ama hepsinin sahibi aynı büyük şirketler! Ve bu şirketler bir masanın etrafında bir araya gelip "Bundan sonra gıdalarımıza biraz da arsenik katalım, heyecanlı olur" derse, artık "O zaman ben de şu yerel markaya yönelirim veya mahalle kasabının yaptığı sucuktan alırım," deme şansınız yok, zira büyük para ve güçle siyasileri de kontrol altında tutup, istedikleri gıda kanununu çıkarıp istemediklerini iptal ettirebiliyor, küçük işletmeleri şu veya bu bahaneyle kapattırabiliyorlar! 

REKABET YOK OLMAK ÜZERE 
Örneğin Türkiye'de bundan sonraki plan, küçük eczanelerin tasfiyesi ve Amerika'daki Duane Reade gibi büyük şirketlere ait dev eczane zincirlerinin yapılması! Ondan sonra fiyatına, etkisine göre ilaç seç bakalım sıkıysa! iki-üç büyük zincir mağazada ne varsa, onlar neyi satmayı uygun gördüyse onu alacaksın! Tehlikenin farkında mısınız? Büyük şirketler siyasi bağlantılarının ve lobi faaliyetlerinin de yardımıyla, daha ufak firmaları satın alıp durduğundan, tekel haline gelip hammadde satanlara da istedikleri şartları diretebildiğinden, dünyadaki 'Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı' durumu, artık ilaçtan içeceklere, tekstilden otomobile kadar bütün sektörlerde baş döndürücü bir hızla büyüyor. Bu, her sektörde tek şirket kalana kadar böyle gidecek mi bilmem ama kapitalizmin en şahane yönü olan "rekabet" yok olmak üzere, hem de dünya çapında! Bir gün tüm dünya aynı kıyafetleri giyen, aynı yiyecekleri tüketen, aynı ilaçları alan, aynı kahveleri içip, aynı inşaat şirketlerinin yaptığı bir örnek evlerde oturan, aynı sokaklarda yürüyen, seçeneksiz, mutsuz ve sıkıcı insanlardan mı oluşacak, bilmiyorum. 80'li yıllarda Taksim'e Türkiye'nin ilk fast food zinciri açıldığında, arkadaşlarımla birlikte koşa koşa gidip dünyanın en zararlı yiyeceğini büyük bir heyecan ve mutlulukla mideye indiren salaklardanım çünkü! O zaman mahalledeki köfte ekmekçinin değerini bilemiyorduk. Ama şimdi köşedeki eczanemden, kahvehanemden, bakkalımdan, börekçimden vazgeçmeyeceğim!

17 Nisan 2012 Salı

Yok boyle bir yazi

Ah Nil Karaibrahimgil ah, sen ne kadinsin ya

Kayıtlar altında yirmi bin fersah

Geçen hafta tesadüfen, çok farklı insanlardan aynı hikayeyi dinledim.


Nefes kursuna gidip “Seni affediyorum baba”, Trabzon’da ağaçlara sarılıp “Seni affediyorum kardeşim”, terapist koltuğuna uzanıp “Seni affediyorum anne” demek için yanıp tutuşan insanların hikayeleri. Karanlık oda terapisine girip kendini her şeyden mahrum bırakanı da var, doğum anına geri götüren küvetlere gireni de.
Hindistan’a gidip, günde 13 saat oturarak burnunun ucunu düşüneni de var, Amazonlar’da şamanların verdiğini içip yere uzananı da. Hepsi aynı şeyin peşinde. Geçmiş hayaletlerinin. Hayalet avcıları onlar. Geçmişlerindeki bir kayıttan kurtulmak istiyorlar. O silinmeden, bitmeyecek kaçışları. O karanlık ormandan geçmeden, görünmeyecek tarlaları. Kabuslarına bakmadan, görülmeyecek rüyaları.
Koskoca insanların, anne babalarından gözleri dolarak bahsetmeleri ne üzücü. Geçmişteki bir direğe bağlı gibi boyunları. Zaman bile dindirmiyor sızılarını. Demek bize en büyük tahribatı, çocukluğumuzdaki kötü kayıtlarımız yapıyor. Bir ömür onun gölgesiyle geziyoruz. Kimimiz, demediğimiz bir cümlenin peşindeyiz; kimimiz duymayı istemediğimiz. Kimimiz gitmediğimiz bir yeri kovalıyoruz, kimimiz gittiğimiz bir yerden dışarı çıkmaya çalışıyoruz. Geçmişteki bitmez kaçışımız, bugüne yerleşmemizi, burnumuzun dibindeki güzellikleri görmemizi engelliyor.
“Seni seviyorum”u duyamadığı için, bu cümleye sağır olanımız çok. Anne baba olmak kolay, canım annem canım babam olmak çok zor. Hem biz kimiz ki, o minicik boyumuzla alttan alalım o davranışları, o lafları? Ancak büyüyünce bakabildiğimiz bir canavar o. Sonrası da boğuşma sahnesi.
Bunları duydukça, kayıtlarıma baktım. Ben şanslıydım. Geçmiş hayaletim yoktu. Ama hiçbirimiz tek başımıza değiliz, birbirimize geçmişiz. Etrafımızdaki, yanıbaşımızdaki yaralar da bize değiyor. Bugün herkes evindeki, etrafındaki çocuklara dikkatle bakıp, o kırmızı kayıt ışığını görsün.
Ve güzel şeyler söyleyip, gülsün kameraya.
Koca koca adamlar, sakalları var, bıyıkları var, çocukları var.
Dışarıda güneş, içlerinde kar.
Bazen bir yerlere gidiyorlar, nefes alıp veriyorlar,
Koca koca kadınlar, memeleri var, kocaları var, ojeleri var.
Kalçaları geniş, göğüs kafesleri dar.
Dağların tepelerine tırmanıyorlar.
Hep beraber susuyorlar.
Geçmişe çığlık atıyorlar. Yalvarıyorlar.
Unutmak istiyorlar.
Aslında sadece affetmek istiyorlar.
Ah şu büyük ağırlığı balon yapıp, ipini bi bıraksalar!
Ağaçlara mı sarılıp hıçkırsalar?
Gurulara mı yolculuk edip danışsalar?
Sindirim sistemlerini mi temizleseler?
Ah şu bedensel toksinleri de bi atsalar!
Şöyle gerçekten boncuk boncuk bir terleseler
Ya da doğru kitaba bir rastlasalar da
çocuk olmanın garip kaçmadığı bir yerde,
oturup ağlasalar.
Ve tam da oracıkta... Ve işte nihayet
affediverseler.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Bu listeyi okumadan dışarıda yemek yemeyin!

Gecen adasim sevgili Nesli'nin annesi Nilgun'den geldi, bence cok dogru soylemis...
O dünyayı geziyor, her yemeği deniyor ve ‘No Reservations’ adlı TV programıyla bizimle paylaşıyor. Hayranı olduğum Anthony Bourdain’in ‘Kitchen Confidential’ adlı kitabını okuyorum. Bakın Bourdain’den neler öğrendim?

“Stephen King romanından bile daha sürükleyici” demiş Sunday Times, Anthony Bourdain’ın 2000’de yazdığı ‘Kitchen Confidential’ kitabı için. Bourdain, kitabın bir bölümünü tamamen restoranda yemek yemeyi sevenlere tüyolara ayırmış. Bourdain’in tüyolarını sizin için derledim. Bakalım bu listeyi okuduktan sonra dışarıda nasıl yemek yiyeceğiz? 

* Dışarıda yemek yemek için en iyi gün salı ve perşembe. Ürünler taze, ekip pazar günü dinlenmiş ve hafta arasında hafta sonunda olduğu gibi müşteriye turist muamelesi yok.

* Korkmanız gereken 2 kelime: Pazartesi ve spesiyalite. Özellikle ‘Şefin spesiyalitesi’ kalmış ürünlerden kurtulma yolu.

* Pazartesi günleri balık ısmarlamayın. 4-5 günlük olur. Hafta sonu için balık alımı perşembe gününden yapılır, balıklar cuma sabahı gelir. Cuma ve cumartesi akşamı satılmayanlar pazar günü brunch ya da pazartesi günü spesiyal olarak satılır.

* Klasik bir balık pazarında sabah çok erken taze balıklar satılır. Sonra donmuş balıklar satılır. Kalanlar kapanışa gelen etrafta bekleyen Çinli ve Japonlar tarafından çok düşük fiyata alınır. Onlardan sonra kalansa kedi maması olur. Bir daha ucuz suşi ve ‘All you can eat’ (Yiyebildiğiniz kadar) Çin yemeği yerken bunu düşünün.

* Kılıç balığından uzak durmakta fayda var. Çünkü çok hızlı şekilde 3-5 santimlik parazitler üretir.
* Midye restoranda yenmez. Restoran buzdolapları devamlı içinden bir şey almak için açılıp kapandığından iyi saklama şartları oluşmaz. Genelde midyeler buzdolabının arkasında kendi pis kokulu sularının içinde durur. Eminim bazı çok özel restoranlarda midye için sularının süzülebileceği, soğutmalı çok özel kaplar vardır ve pişirirken tek tek bütün midyelerin canlı ve iyi durumda olduğu kontrol ediliyordur. Ama ben böyle bir yer hiç görmedim. Midye hazırlanması en kolay şeydir ama bir adet bozuk midye hayatınızı karartır.
* Brunch, iyi şeflerin cuma ve cumartesi yoğun çalıştıkları için işin başında olmadığı ve yemekten anlamayanlar için kalmış yemeklerin sunulduğu bir pazar aktivitesi. Çocukların oyun ortamı da denilebilir.

* Pazar günleri kızarmış deniz ürünleri ve soslu balık yemeyin. Genelde pazar brunch’ı en iyi restoranda bile cuma ve cumartesiden kalma balıkların sosla sunulduğu, makarnaların makarna salatasına, pişmiş etlerin dilimlenip karışık et tabaklarına dönüştüğü, şeflerin hayatını kurtaran bir giderleri azaltma günü. Yoksa neden gayet güzel bir ızgara balık bir anda enteresan soslara bürünsün? Soslu her yemek kalmış malzemelerden yapılmış demektir.

* Hollandaise sostan uzak durun. Bu yumurta beyazı ve tereyağ karışımı sos çok sıcak veya soğuk olmayan bir ısıda saklanabiliyor. Her siparişle baştan yapılmayacağına göre bir kez yapılıp daha sonra bakterilerin en uygun üreme ortamında saklanıyor. Kalanlar da salata sosu oluyor.

* Bir restoranın kâr ederek çalışması için her yiyecek alış fiyatının 3-4 katına satılmalıdır. Bu durumda birkaç gündür buzdolabının arkasında kalmış sirloin etlerden nasıl kurtulunur? ‘İyi pişmiş’ sevenlere kalmış etleri saklamak bir restoran geleneğidir. Zaten etin tadını alamayacak kadar pişmiş, spor ayakkabı derisi tadında et seven müşterilere kalmış eti servis etmek zevktir ve maliyetleri düşürür.

* Et yiyecekseniz steakhouse’da yemek en iyisidir. Nerede en çok ne satılıyorsa, onu yemek en iyi çözüm. Genelde garsonun yüz ifadesinden de en çok satılan yemekleri anlayabilirsiniz.

* Mönüdeki genelde söylenmeyen ilginç yemekler, mönüyü zenginleştirmek için konmuştur ve günlerce buzdolabında meraklı birinin onu söylemesini bekler.

* Restoranlarda ekmek genelde başka birisinin masasından alınıp getiriliyor, ama yine de yenilebilir. Ne de olsa hiçbir şey tamamen hijyenik değil.

* Tuvaletleri pis bir restoranda asla yemek yemeyin. Bu zor bir kural değil. “Görmenize izin verdikleri bir yer o haldeyse, kim bilir mutfak nasıldır?” diye düşünün. Tuvalet temizlemesi kolay bir yer, mutfaksa kesinlikle değil. 

*  Restoran işinde kilit kelime: Rotasyon. Mutsuz bir şef ve restoran sahibi camdan bakıyorsa o restorandan uzak durun. Çalışanların işini ciddiye alması da önemli. Servis elemanları bir TV dizisinde rol almayı bekliyor gibiyse ve işlerini önemsemiyorlarsa tehlikeli.

Baska bir ulkeye gideceklere 10 tavsiye

Yine harika bir Ahmet Hakan gozlemi

Benim tatil maceram hep stresli gezer, heryeri gezeyim, goreyim, yiyeyim, iceyim, denemedigim, gormedigim yer sey kalmasin diye kosturmaktan asagidakilerin hic birini pek yapamiyorum, tabii birde kisitli vakitte gidince haliyle oyle oturayim, keyif yapayim, gozlemleyeyim olmuyor, halbuki gozlemlemeye bayilirim, saatlerce insanlari izleyebilirim.
Birde kenar mahalleler beni nasil ceker, New York'ta Harlem'den gecerken nasilda beni cekmisti, sanki gel diye beni cagiriyordu, boyle girilmemesi gereken yerler hep ceker beni ama otobusle gecerken bile tehlike kokan bir yerde yurumeye gozum yemedi tabii...
Birde kiminle gittigin lafi oyle dogruki, dostun dusman olabilir, seninle ayni seylere onem vermeyen bir kisiyle tatil berbat olabilir, ama itiraf etmek gerekirse benim gibi gezen birinide bulamadim henuz, cis yok, taksi yok, kahve molasi yok, gec kalkmak yok, erken atmak yok, tatil degilde iskence gibi gelebilir bazilarina.
Bakalim bir dahaki seyehatimde deniycem Ahmet Hakan'in tavsiyelerini.

Başka bir ülkeye tatile gideceklere 10 tavsiye
BİR: Yeryüzünün en derinliksiz ve yüzeysel ülkesi bile yapacağınız birkaç günlük geziyle kendini ele vermez. Bu nedenle 'ben bu ülkeyi çözerim arkadaş' diye hırs yapmayın.
İKİ: Gittiğiniz ülkede sağa sola koşturmak yerine yavaşlayın. Mesela ülkenin en büyük şehrinin en büyük meydanına bakan bir kafesinde saatlerce oturup geleni geçeni seyredin... Koşturarak elde edeceğiniz izlenimin bin katına sahip olmanız kaçınılmazdır.
ÜÇ: 'Kenar mahalle deneyimi' yaşayın... Bir ülkenin gerçek nabzı kenar mahallelerinde atar.
DÖRT: Bakkalına ya da mahalle arası küçük marketine girmediğiniz bir ülkeyi anlayamazsınız.
BEŞ: Gideceğiniz ülkeyle ilgili aşırı okuma yapmayın. Çünkü okuduğunuz her satır, sizde bir önyargı oluşturacak. Bunun yerine kararında bir okumanın ardından yola çıkınız.
ALTI: Dilini bilmeseniz bile gittiğiniz ülkenin gazetelerine göz gezdirin. Gazetelerin mizanpajı bile bayağı bir fikir verebilir.
YEDİ: Elinde 12 restoran tavsiyesi, 9 otel önerisi, 11 müze adresiyle bir ülkeye giden, başkalarının zevkine teslim olmuş demektir. Spontanenin rahatlığına ya da keşfetmenin keyfine mutlaka alan açın.
SEKİZ: Nereye gittiğinden daha önemlisi, kimlerle gittiğinizdir. İyi bir tatil planın başlangıç noktası tatil arkadaşlarının belirlenmesidir. Cennet gibi yeri cehenneme, cehennem gibi yeri cennete arkadaşlar çevirir. İdeal tatil arkadaşı sayısı beştir. Beş kişilik bir tatil, gruplaşmalara, zararsız dedikodulara, alternatif planlara, yalnız kalmaya pek münasiptir.
DOKUZ: Yanınıza gittiğiniz ülkeyle doğrudan ilgili kitaplar almayın. Gittiğiniz ülkenin ruhuna, atmosferine, kimliğine uygun kitaplar alın...
ON: Mümkünse gittiğiniz ülkede araba kullanın... Kendinizi o ülkenin insanlarından biriymiş gibi hissetmenin en etkili yöntemidir bu.

8 Şubat 2012 Çarşamba

Cok dogru

Ayse Ozyilmazel cok dogru soylemis, aman dikkat!


Büyük aşkınız küçük küçük kaybolmasın
Kim ne derse desin aşk için, önce hoş, sonra...
a) Boş gelir b) Loş gelir c) Tren gelir hoş gelir d) Su gelir güldür güldür gel de yar beni güldür.
Aslında hiçbiri.
Bence aşk önce hoş, sonra sıradan gelir.
Aynı, eve aldığınız yeni halı (koltuk gibi, televizyon... vs gibi...)
Önce salonunuzun bütün havası değişir, günlerce heyecanla bakarsınız halınıza, basmaya kıyamazsınız, arkadaşlarınız kahve-çay dökecek diye aklınız çıkar, halının bekçisi kesilirsiniz.
Ne iyi ettiniz de bu halıyı aldınız değil mi?
Ne şanslısınız değil mi?
Cuk diye oturdu evinize maşallah!
Sonra günler geçer. Uyursunuz uyanırsınız, sokağa çıkarsınız eve gelirsiniz.
Bir daha, bir daha, bir daha...
Bi bakmışsınız halı dikkatinizi bile çekmiyor artık. Onu içecek lekelerinden koruma endişeniz kalmamış. Ucu kıvrılsa dönüp bakmaz olmuşsunuz, artık rengi eskisi gibi renkli gelmez olmuş gözünüze.
AŞKIN DÜŞMANI ALIŞKANLIK 
Alışmışsınız yani.
Nasılsa, o hep orada yani.
Belki bir süre sonra başka halılar çekecek ilginizi, sanki sorun bu halıdaymış gibi...
Anladınız siz beni.
Aşkta da aynı hesap.
Alışkanlık aşkın düşmanı. Salıveriyorsun kendini ooooh.
Nasılsa orada, nasılsa yanında, nasılsa senin... Yok ya!
Artık detaylara bakmaz oluyorsun, özenmez oluyorsun ona, titremiyorsun üstüne.
Salak! Bütün şuç sende.
Aşkı niye yerden yere vuruyorsun ki!
Sensin yattığı yerden kalkmayan, sensin parmağını bile kıpırdatmayan. Bugün o kadınla/ adamla yarın diğeriyle hep aynı şeyi yaşar durursun eğer aklını kullanmazsan.
Şimdi ben sana diyorum ki; ilişkilerin durumu detaylarda gizli. Aç gözünü bak, görürsün.
Mesela fotoğraf çekmek hiç de küçümsenmeyecek bir detay.
Özellikle kadın kısmı mutluyken kendini fotoğraf çekmekten alamaz.
Sevgilisinin her anını kare kare görüntülemek sevdasıyla yanıp tutuşur.
Sevgilim yemek yerken, sevgilim uyandığında, sevgilim küstüğünde, sevgilim maç izlerken, sevgilim karda, sevgilim denizde, sevgilim direksiyonda, sevgilim otoparkta falan da falan.
İşte o fotoğraf çekmeler azalınca kırmızı alarmdır.
Başka?
Sevgilinin saçındaki sakalındaki değişikliği fark edemediğin zaman.
Evde bekarmış gibi salaşa bağladığın zaman.
HAYAL KURMAYI BIRAKMAYIN 
Sürprizler ilişkinizi terk ettiği zaman.
Onsuz çok eğlenebildiğin zaman.
Sabah olsa da, sessizce işlerimize dağılsak beklentisine girdiğin zaman.
Kahvaltılar bittiği zaman.
Tek başınıza sıkılmaya başladığınız zaman.
O aradığında heyecanla telefonu açmak yerine, işinizi bölmemek için "Sonra ararım" deyip telefonu sessize aldığınız zaman.
Konuşmadığınız zaman.
Onun bütün gün ne yaptığını en ince ayrıntısına kadar merak etmediğiniz zaman.
Çift olarak hayal kurmayı bıraktığınız zaman.
İşte bunların hepsi kırmızı alarm.
Benden size söylemesi. Biri bile sizin ilişkinizin başına gelmekteyse lütfen dikkat!
Aşk belki başımıza gelen en büyük şey ama onu yaşatan küçük şeyler.
Küçük küçük kaybolmayın tamam mı. 

1 Ekim 2011 Cumartesi

Gulse Birsel'den komik bir yazi daha


En yaygın muhabbet de "Bir arkadaşın Citibank'de çalışan kayınbiraderinin", "Komşunun borsada büyük oynayan yengesinin", ne bileyim, "Ahmet'in patronunun filanca bankanın şube müdürü olan kardeşinin" söylediği "gizli ve önemli tüyolar"! Bu kayınbirader, borsada oynayan yenge ve şube müdürü kardeş, madem duruma o kadar hakimler, niye şimdiye kadar köşeyi dönmemişler de hâlâ uğraşıyorlar, o meçhul! Dolayısıyla her gün her saat, üniversitede eğitimini aldığım alanda çalışmadığım, iktisat mezunu biri olarak bir bankada, veya menkul kıymetler şirketinde görev yapmadığım için şükrediyorum! Paramın bulunduğu bankanın görevlisiyle konuştum.

Dolar mı alsam, avro mu, vadeli mevduatta mı kalsam, paramı kaybetmemek için ne yapsam konulu soruma, yarım saatlik bir cevap verdi ve şöyle bir sonuç çıktı: "O da olabilir, bu da olabilir, ama olmayabilir de, şunu söyleyenler varken, öte yandan bunun tam tersini savunanlar da var, yani aslında bırakın dağınık kalsın"! Bu yüzden yatırım önerisi veren görevlilerin söylediği final cümlesi hep şu oluyor: "Valla sepet yapın!" Nedir sepet? Hepsinden azar azar alın, biri batarsa öteki kurtarır herhalde! E peki senin de 
benim de bunu söylemek için dört yıl ekonometri, matematiksel ekonomi, istatistik gibi kazık dersler okuyup, dirsek çürütüp perişan olmaya ihtiyacımız var mıydı? Hadi ben artiz oldum kendimi kurtardım, senin durumun ne olacak kardeşim? Bilimin gözünü seveyim! En olmayacak hastalıklarda, hatta psikolojik bozukluklarda bile, teşhis ve tedavi sonrası olacaklar, doktor iyiyse büyük ölçüde doğru tahmin ediliyor.

Genetik bilimi geliştikçe doğmamış bebeğin gelecekte ne hastalıklar geçireceğini bile biliyoruz bir nebze. Ekonomide ise, dünyanın en iyi doktorları bir araya geliyor, yarını bilemiyorlar! Hava durumu, hatta doğal afetler bile nispeten önceden kestiriliyor. Ekonomi ise artık öğrendik ki, dünyada önceden tahmin ve kontrol edilemeyecek aşağı yukarı tek şey! Geçen gün, kalabalık ve yaygaracı bir kız grubu içine düştüm ve ekonominin zor aşklara benzer yanlarını fark ettim. Bir arkadaşımız ne zaman ne yapacağı belli olmayan, arıza erkek arkadaşından bahsetti.

Çocuk düzenli ilişki istiyormuş, ama arada da vazgeçiyormuş, bir yüzük alıp getiriyormuş, bir kafamı dinlemem, uzaklaşmam lazım diye üç hafta ortadan kayboluyormuş! Bir süre müthiş ilgi gösterip, sonra ne olduğu belli olmayan bir sebepten alınıp cep mesajlarına cevap bile vermiyormuş. Bizimki yıpranmış, şaşkın ve geleceği göremiyor! İlişkisinde kriz var yani! Herkes kafasına göre tavsiye verirken, baktık ki ekonomist ağzıyla konuşmaya başlamışız! Kimisi diyor ki, "Hiç uğraşma, düzelmez o, hemen başkasını bul" (Yani dolardan hemen çık, avroya yatırım yap!), bazısı ısrar ediyor: "Sabırlı ol bekle, belli ki seni seviyor, bir dönem geçiriyordur, toparlanır" (Ani hareketler yapmayın, yatırımlarınızı olduğu gibi tutup, krizin geçmesini bekleyin!), kimisi müdahale ediyor: "Eski sevgilin altın gibi çocuktu, ona dönsen daha mutlu ve rahat yaşayacaksın," (Altın garanti yatırımdır, altın al, yanılmazsın!).

İçimizdeki bankacıysa hemen atladı: "Şimdi apar topar ayrılma ama, kendini de kapatma, çık dışarı gez, eski sevgilini ara, seçenekleri de gözden geçir!" Dedim ki "Sepet mi yapsın diyorsun yani?" Parasal yatırımların getirisinin, duygusal yatırımlardan daha kestirilemez hale geldiği şu günlerde, ekonominin bilim falan olmadığını, beş yıl süren iktisat eğitimim boyunca, Boğaziçi Üniversitesi'ndeki günlerimden yanıma kâr kalanın, beyin jimnastiği, dostluklar, resim, caz ve sinema dersleri olduğunu itiraf ediyor, herkese krizde sepet yapmaları tavsiyesini veriyorum!
Gülse Birsel

28 Temmuz 2011 Perşembe

Bu Kadin Beni Cok Gulduruyor

Neden bilmiyorum tamam zaten kendisi cok komik ama beni ayri bir gulduruyor yani yazilari aslinda okadar gunluk okadar bizdenki ama yazim gucu ornekleri anlatisi tarzi beni yerlere seriyor, sen cok yasa emi Gulse Birsel

Deniz korkusu nedir?
YOK yahu Jaws filan değil. "Ay balık var, eyvah bacağıma yosun değdi, amanın yengeç geliyor" culardan hiç değilimdir!
Yediğim hayvandan korkmam, açık konuşuyorum! En fazla inek minekse sarılıp öpmeye iğrenirim, belli mesafemi koyarım.
Ama 24 saat suda yaşayan hayvanın temizliğinden şüphe mi edeceğim? Asla!
Bilakis ben denizde benimle laubalileşen hayvanı severim! Misal ayaklarımı ısırıp gıdık yapan balıklar başımın tacıdır! Yunuslara sarılasım gelir, yosun hiç bozmaz, yan yan yanaşıp bakan yengeci masaya davet ederim, o denli! Bu saçma sempatiyle sonunda bir gün bir vatoz çarpacak, o olacak! Neyse.
Çocukluğumdan itibaren yazları deniz kenarında geçirme fırsatı buldum. O yüzden denizi, kumu, balığı, yosunu severim.
O yıllarda Florya'da deniz kıyısında hemen limon sıkıp yenecek kadar temiz karidesler, midyeler olur, abiler ablalar şnorkelle uzaklara yüzüp denizatları, envai çeşit şeytan minareleri bulup getirirlerdi.
O ilkgençlik yıllarımda yaz mevsiminin getirdiği korku, denizle ilgili olmaktan ziyade "Hadi kızım, İngilizce konuş" emrivakisiydi!
12 yaşındasın, hazırlık sınıfı okumuşsun, bir miktar İngilizcen var, eyvallah. Ama ne turistin yanına itekliyorsun beni yahu "Hadi çocuum, git konuş, hadi bakiiim" diye!
Sıkıysa sen git konuş! Kendi halinde güneşlenen tanımadığın insanla durup dururken "Hello" diye muhabbet aç bakalım! Hatta bak kıyak yapıyorum, git Türkçe konuş ya, anadilin! Bakalım konuya nereden girip, nereye bağlayacaksın.
Çocuk kazık kadar turistle hangi asgari müşterekte sohbet konusu bulacaktır, turistler acaba nerelidir ve İngilizce biliyorlar mıdır, onu bırak 12 yaşında çocukla sohbet etmek isterler mi? Kimin umurunda! Gülse gitsin, konuşsun, acık eğlenelim!
Zaten ailenin en küçük çocuğu olarak, ve zannederim o yıllarda televizyon tek kanal olduğundan, hep benden bir şov beklentisi vardı! "Hadi kızım misafir geldi, şarkı söyle bakalım", "Hadi bir kanto yap", "Hadi ablanın sabah uyanmasının taklidini yap"! Liseye gelince dedim "Ben oyuncu olacağım". Bir yaygara koptu ki! Meğer avukatlık, mühendislik filan hayal ederlermiş. O zaman ne oynattın beni de, kah kah gülüp eğlendin yıllarca kardeşim?
Madem avukat olayım istiyordun, misafirin, akrabanın karşısında taklit yaptırmayacaktın, dava dosyası hazırlatacaktın!
Deniz kıyısında yaz tatili, erişkinler için bambaşka bir korkuya gebedir.
9-10 aydır küvetten daha büyük bir su birikintisiyle yakın ilişki kurmamış vücut, üstelik de en teleme peyniri ve en ilkbahar sonu bıngılı haliyle, denizin serin sularıyla, bir noktada tanışmalıdır!
Ama nasıl?
Benim için o suyla ilk buluşup sarılma günü hep zordur!
Deniz kenarında iyi kötü göbeğini içeri çekerek dolaşmak, gölgede kitap okumak, zararsız, serin aktivitelerdir, eyvallah.
Karizmanın duman olması denize girmeye karar verme anıyla başlar.
Zira suyun kenarına gittiğiniz an, sahnedesiniz demektir! Malumunuz herkes denize bakarak oturur ve güneşlenen tuzu ve kendisi kuru insanlar, denize girenleri seyrederler!
Ayaklarınız suya girdiği an, kritik andır. Su buz. Ya üşümekten fena halde korktuğunu çaktırmayıp, yavaş yavaş belinize doğru çıkan sudan zevk alırmış gibi cansiperane devam edeceksiniz, ya da seyredenlere rezil olmayı kabul edip, korkağın teki olarak geri çıkarak şemsiye gölgesindeki güvenli şezlongunuza döneceksiniz!
Ben eğer vazgeçmiş kös kös dönüyorsam, genellikle utancı hafifletmek için ciddi bir sesle tespit yaparım: "Yok daha pek mevsim gelmemiş, ya yüzme gözlüğümü almamışım, lenslerimi çıkarmamışım (Lens takmıyorum!), gribim hâlâ geçmedi bu riski almamalıyım" gibilerinden!
Daha da iyisi birkaç kez büyük başarı sağladığım, "Üşüdüğün anda, daha ileri gitmeden, aynı derinlikte yanlamasına dolaşıp, midye kabuğu, taş toplama, gözü daldırıp ufka bakma" numaralarıdır... Sanatçı olmak bu yöntemde işe yarar, "Kesinlikle yüzmek için girmemiş denize, kimbilir ne hikayeler kuruyor kafasında" ilüzyonu yaratacağı için.
Yaş ilerledikçe insan etrafı daha az takmaya başlıyor, bir rahatlıyor. Bu sene hiç ayak yapmadan, "Amanin soğuk kııız" şeklinde çığlıksa çığlık, sığ kıyıda çömmeyse çömme, elle su alıp kolları, boynu, göbeği, alışsın diye ıslatmaysa ıslatma, her rezilliği, her "hanım teyze"liği yapıp, öyle açacağım deniz mevsimini! "Natürel, bizden bir sanatçı" desinler artık, ne yapayım.

25 Temmuz 2011 Pazartesi

Yilmaz Ozdil Bodrum'u Daha Iyi Anlatamazdi

Bodrum

Burası da Aspat değil şekerim, aman Bitez Yalısı’ndayım. Bodrum’da... Yediğim içtiğim bana kalsın, gördüklerimi anlatayım.
Havaalanı terminali, dolmuş durağı ebatlarında... Metrekareye 150 kişi düşüyor, nefes alamıyorsun. Her uçak, en az bir saat rötar yapıyor. Yolcu karşılarken arabaotoparka bırakıyorsun, fiyatlar makul! Çıkışta arabanı tekrar satın alıyorsun, köküne kadar geçiriyorlar. Yok eğer gideceğin yere taksiyle gideceksen, 
zat
en bi araba parası ödüyorsun.
Allah’ın denizini dubalarda
şer
itlerle çevirmişler, bildiğin balık 
çif
tliği gibi, kapısına ızbanbut yarmalar koymuşlar, ki, donla yüzen şambrelli 
kek
olar girmesin... Biiç deniyor.
Samimi bi ortam. Arka şezlongdaki kadının ayağı kulağına giriyor, senin bacakların önündeki adamın omuzlarında... Kıç kıça oturuluyor. Günde 18 bikini değiştirentikiler, kıçının kılları ağarmış amcalara aşkito, totişko diye sesleniyor. Amcalar da birbirine kankito filan diyor.
Biraz deniz, biraz huzur arıyorsun... Bangır bangır “tatlım fırfır aklım, çıkmadı kırkım” gibi bi şeyler çalıyor. “Portakal orda kal” diye şarkı 
var
 abi... Bana üste para versen Serdar 
Ort
aç dinlemem, burdakiler Serdar 
Ort
aç dinlemek için üste para veriyor. Demet Akalın’dan zaten kurtuluş yok, tahminim sualtına hoparlör koymuşlar, 
dip
 dalıyorum, gene duyuluyor.
Dün gece kan ter içinde uyandı
mes
ela, rüyamda Fatih Ürek pareo giydiriyordu bana!
Biiç’lerde şale’ler var. Tüllerle çevrilmiş, kutu gibi bi dalga, güya loca... Ahaliyle birlikte olmayayım diyen biiç’e giriyor, biiç’teki ahaliyle birlikte olmayayım diyenşale kiralıyor. 300 liraya var, 500 liraya var... Aylık kirası değil ha, günlük kirası... Yakında teraslı şale’ler icat edilirse şaşma, ki, şale kiralayanlarla birlikte olmak istemeyenler teraslı şale’lerde otursun!
İki dilim karpuzu 20 liraya kakalıyorlar. Bende karpuz 25 lira diyen, kıymete 
bin
iyor. Kim daha fazla giydirirse, o biiç trend oluyor, müşterinin en kerizi hangisiyse, en itibarı o görüyor.
Vin-vin yani.
Türkbükü, kazığın en sivri ucu... 
O y
üzden, en çok tercih edilen yer..
En 
takdir ettiğim adres ise, Maça 
Kız
ı... 10 dakka takılıyorsun, hesabı 
öde
rken kupa papazını buluyorsun!
Yabancı turist diye gele gele, İngiliz muslukçu, Rumen kamyoncu, Belçikalı amele gelmiş... Alman’ın kırosu bile gelmemiş bu sene Bodrum’a... Ruslar desen, değil öldüren sahte viski, siyanür versen, fondip yapar... Çünkü, doğma büyüme buraların çocuğuyum, bu kadar yoksul turisti ilk defa görüyorum. Ucuz diye kümes gibi pansiyonlarda kalıp, halk plajında domates-ekmek yiyorlar. Para mara bırakmadıkları gibi, üstüne çöp bırakıyorlar memlekete.
(Lokantacı esnafına parantez açmam şart... Baklavayı, cacığı sahiplendiler 
diy
e hiç kızmayın Yunan’a... Bin yıllık 
çob
an salatayı, “greek salad” diy
yaz
an şuursuzlar artmış Bodrum’da.)
(Aganta Burina Burinata’yı 
boş
una yazmış Halikarnas Balıkçısı..
Sün
ger bitmiş, bitirilmiş.)
(Bodrum’un yerlisine de parantez açmam şart... Mekânları kiraya verirken, tipe değil, papele bakıyorlar. Bu yüzden, abuk sabuk adamların eline geçiyor. İstanbulluletmeciler bir bir çekiliyor. Mafya yerleşiyor. Henüz silahlar patlamıyor ama, uyuşturucu patlamış... Narkotik uzmanı olmana gerek yok, alenen satılıyor. Mümbit bi ortam çünkü... Polis ve jandarma, turisti rahatsız etmeyelim diye fazla göz önünde dolaşmadığı için, torbacılar cirit atıyor.)
(Bodrum’a gelen Bizans gazetecileri, şurda güneşin doğuşunu seyredin, ay 
bur
dan seyretmesi çok romantik filan diye yazıyor ama... Sabaha karşı itler dolaşıyor Bodrum sokaklarında... Özellikle, Atatürk dövmesi olan gençlere bulaşıyorlar. Bıçaklamalar oluyor, üstü örtülüyor.)
Kültür turizmine gelince...
Kal
e’de Sualtı Müzesi var. Arkeolojik gurur abidesi... Girerken para ödüyorsun, içinde Karya Prensesi’nin bölümü var, 
ora
ya girerken bi daha para ödüyorsun..
Bir
 müze, iki bilet.
Sadece özel sektör değil yani... 
Dev
let de kazıklıyor milleti Bodrum’da.
Yollar berbat.
Her
kes şikâyetçi.
Düz
eltilsin deniyor.
Hal
buki, Bodrum’da doğru yapılan tek icraat, Bodrum yollarının yapılmaması!
Yollar düzgün olsa, her gece 20 kişi 
ölü
r Bodrum’da... İstanbul’un ilçesi burası... Herkesin altında porş’lar, bemeve’ler, ok gibi mersedes’ler, 320 kadranlı jipler var. Sabaha kadar içki içiliyor. Çeşme’ye otoyol yaptık, trafik kazasıyla gömdüğümüz gencin haddi hesabı yok. İlla düzeltecekseniz, düzeltilmesi gereken milyonlarc
saç
malık var, yollara dokunmayın.
Ve, şimdi diyeceksiniz ki, kardeşim madem bu kadar dandik bi yer, ne 
işi
n var Bodrum’da?
Kardeşim...
Sebep çok ama, bi kaç tadımlık vereyim... Zeki Müren’in evini gezip, onu ne kadar özlediğimizi düşünerek, Fatiha okumayacaksan... Hayatını prenses olarakyaşadığı halde, Anadolu kadınının dramını yansıtan Karya Prensesi’nin gözlerine dalmayacaksan... Atatürk’ün kızı, otantik giysi ve el sanatlarındaki uluslararasıonurumuz Aybüke Baran’la sohbet etmeyeceksen... Gümbet pazarında, Milaslı caanım köylülerin mis gibi şeftalisini, biberini koklamayacaksan... Gümüşlük’te güneşi söndürürken Botan’ın ahtapotunu yemeyeceksen... Hayatından parayı çıkarmış ender insanlardan Zafer Olcay’ın limon bahçesindeki Çilingir’iyudumlamayacaksan... Lezzet mimarı Haluk Tanrıverdi’nin Ferayesi’yle manzaraya bakmayacaksan... Üniversite öğrencisi olan ve harçlık için garsonluk yapanMehmet’in Bağarası’nda kendi elleriyle sakız dallarına dizdiği 
çöp
şişteki emekten, yürekten haberin yoksa... Yok efendim, Fink’miş, Shipahoy’muş filan, geç bunları geç, Veli’nin barına oturmadıysan... Adam gibi adam İkizler, 
Can
 ve Ceyhun’u dinlemediysen, iyi ki varsınız diye kucaklaşmadıysan, gençler ve daima genç kalanlar’ın şövalyesi Sümer’in davuluyla kendinden geçmediysen...
Asıl senin ne işin var Bodrum’da?