Geçenlerde Hürriyet gazetesinde “Dünyayı Sarsan 50 An” başlığını gördüm ve tıkladım. Lütfen sizlerde bakın.
Birçoğu korkunç görüntüler. Ölümün, dehşetin, acının, açlığın, savaşın fotoğrafı. Beni tabii ki en çok etkileyenler içinde çocukların olduğu fotoğraflar oldu. Anne olmadan önce itiraf etmeliyim ki çocuklardan uzak dururdum. Sevimli olmalarına rağmen gürültücü, problemli, yorucu ve bencil yaratıklardı benim için. Anne olduktan sonra çocukların o sihirli dünyalarına adım attım. İnanılmaz bir duygu. Keyifli, şaşırtıcı ve tek kelimeyle olağanüstü. Kızıma olan aşkım, tüm çocuklara hayranlık duymama neden oldu. Kuzumun sayesinde onların büyülü dünyalarını tanıma şansım oldu. Aynı zamanda bu kadar acı verici olabileceği hiç aklıma gelmemişti. Sanki bunca yıl onları ihmal etmemin bir çeşit cezasını çekiyorum. Ben anne olduğumdan beri üzülüyorum. Çocuklarla ilgili her şey beni sulu göz biri yaptı. Onlar ile ilgili her kötü haber beni çok yıpratıyor. Sizlere de aynı şey oluyor mu? Tamam, bu görüntüler herkesi çileden çıkarır ama anne olunca daha mı çok acıtıyor? Belki de tüm anneleri kendim gibi görmeye başlıyorum. Halbuki ne berbat anneler var. Hiç bir zaman anlayamayacağım; anne olduğu halde bırakın başka çocukları kendi çocuğunu bile sevemeyen anneler var. Bu nasıl mümkün olabilir? Ben kimsesiz çocukları, açlıktan ölmek üzere olan, kendi ailesinin elinde bile zulüm gören çocukları düşünmekten kafayı sıyırmak üzereyim. Sudan’da bir akbabanın açlıktan ölse de yesem diye arkasından takip ettiği küçük kızın fotoğrafını ilk gördüğümde bir hafta kendime gelememiştim, anne de değildim. Ancak artık daha bir kahroluyorum. Fotoğraf her aklıma geldiğinde o yavruyu kucaklayıp sevmek ve bakmak için hayaller kuruyorum. Keşke orada olabilseydim, keşke ona yardım edebilseydim diye. Sudan’lı kızı orada bırakıp gittiği için haklı olarak eleştirilen fotoğrafçı Kevin Carter bu görüntüleri 1993 yılında çektikten sonra 1994 yılında intihar etti. Bıraktığı intihar notunda çektiği fotoğraflardaki acı, işkence ve zulüme katlanamadığından bahsetmiş. Onu çok iyi anlıyorum. Ben bakarken bile inanın kızım olmasaydı şu an ölsem gam yemem diyorum. O, bu ana canlı olarak tanık olmuş. Gördüğümden beri aklımdan hiç çıkmayan diğer bir fotoğrafta, aşağıda babasının yanında şok olmuş, acısı, üzüntüsü, yaşadığı travma yüzünden okunan Irak’lı çocuk ve yüzü maskeli çocuğunu teselliye çalışan baba görüntüsü. Birileriyle paylaşmazsam çıldıracağım sanırım. O yüzden sizleri de bu üzüntüye ortak etmek istedim. Şu şok, üzgün, nefes almakta zorlanırmış gibi açılmış ağzı ile yüz ifadesine bir bakın. Kızımı bu aralar en mutlu eden ve merakını uyandıran şey yüzümü görmek ve ona dokunmak. Bir türlü becerip korkudan kesemediğim tırnakları ile yüzümü acıtıp, çizse de dokunmasına izin veriyorum. Nasıl engel olabilirim ki? Bu zavallı yavruya ise babasının yüzünü bile göstermiyorlar. En fazla ihtiyacı olduğu anda bile! Ne gereği vardı bu görüntüleri verip bizi rahatsız etmeye? Derdimiz bize yetmezmiş gibi... Zaten canımız sıkkın. İşte patron, evde kocalarımız. Yaz geldi, kilolarda olduğu gibi duruyor. Tatile de gidip gidemeyeceğimiz belli değil... Ne büyük dertlerimiz var. Bize de yazık aslında. Di mi? Nilgün | ||||||||||
| 2009-07-02 | ||||||||||
| Bu yazı 7389 kez okundu. | ||||||||||
|
2 Temmuz 2009 Perşembe
Dünyayı ve Beni Sarsan Anlar
21 Mayıs 2009 Perşembe
Süt Veren Annenin Gece Eğlence Işkencesi
Yaklaşık 6 ay kızıma elimden geldiğince iyi baktım, ilgilendim, altını değiştirdim, banyosunu yaptırdım, sütünü verdim, uyumadım, hala uyumuyorum. Günde maksimum 6 saat, en az 3 delikli uykuyla yaşıyorum.
Yanından ayrıldığım zamanlarda vicdan azabı çekiyorum. Spontane gelişen tatil imkanlarımı es geçiyorum. Kafama göre takılıp, hayatımı yaşayamıyorum açıkçası. Bu 6 ay boyunca yemeğe çıksak, arkadaşlarımızla zaman geçirsek de çoğu zaman evde olduğumuz için eğlenmeyi unutmuştum. Bunları yaparken de eğleniyordum, lakin gece dışarı çıkıp, dans etmeyi özlemişim, onu fark ettim. Yanında güzel bir içkiyi... Bekar arkadaşlarınızla takılmayı da... Ben de nihayet "kızlar gecesi" programına ortak olup, dışarı çıkıp, doya doya dans ettim. Çok iyi geldi, çok özlemişim. Ancak işkence daha evden çıkmadan başladı. Üzerime giyecek bir şey bulamama kabusu Hayır! Bu bedende kıyafet almamaya kararlıyım, ne giyeceğim peki? Günlük kıyafetlerimi gece giyemem ki. Bir gün içine girebilme olasılığıyla dolapta tam bir yıldır beni bekleyen kıyafetlerime acı bir bakış fırlattıktan sonra bir şeyler uydurulup çıkıldı, ancak içime hiç sinmedi. Mekan güzel, müzik güzel, arkadaşlar hoş, eee yanında güzel bir içki de iyi gider değil mi? Ihh ıhh bilemediniz. Süt veren bir anne olarak çocuğunuzun minicik ciğerlerini düşünüp, vicdan azabı çekmektense hiç içmeyeyim deyip, ben de dans ederek sarhoş olmaya karar verdim. Tek bir mini minnacık bardak şampanyadan ne zarar gelir canım dedim o kadar. Yasak olduğundan, dünyanın en güzel içeceğiymiş gibi tadı damağımda kaldı. İçkimi yavaş yavaş bitmesin diyerek yudumlarken canım sigara çekti ama zaten duman altı olan yerde bir de içerek kızımı zehirlememeye karar verdim ve bu zevki de es geçtim. (bkz: vefakar anne örneği) Yeni arkadaşım, kilolarım Uzun zamandır dans etmediğimden aldığım kilolarımla dans ederken kendimi bir tuhaf hissettim. Yağlarım sanki dans ederken sürekli yer değiştiriyorlardı. Acaba dışarıdan da görünüyor mu diye merak etmeden duramadım. Yeni vücudumla dans etmeye alışmam biraz zaman aldı. Gecenin en büyük işkencesi ise; Gecenin sonlarına doğru süt dolmaya başlayan göğüslerimin acı vermeye başlaması oldu. Gittiğimiz üçüncü mekanda eğlenmekten ellerini, kollarını nereye savurduğunun farkında olmayan kalabalığın arasında kollarımı siper olarak kullanmama rağmen yediğim bir-iki darbe canımı çok acıttı. Kolları ile göğüs çevresinde bir çember oluşturup kalabalığı yarmaya çalışan ben görüntüsü trajikomikti. Gece 02.00'de hala dans etmek için enerjim kaldıysa da, 03.00'te saat gibi beslenmeyi bekleyen kuzuma dönmeye karar verdim. Kulaklarım yüksek sesten sağırlaşmış, leş gibi sigara kokar halde, her şeye rağmen içimdeki enerjiyi (nasıl oluyorsa) dışarı vurmanın rahatlığı ile dışarı çıktım. Sena’yı besleyip, duşumu aldığımda saat 03.30’u gösteriyordu ve ben 05.00’te tekrar uyandırılmak üzere yatağıma gittim. Zaten 06.00’da da Sena güne başlamaya karar verdiği için tüm günüm zombi gibi dolaşıp, 3-4 saatlik eğlence için bu işkenceye değer mi diye düşünmekle geçti. Neyse ki hafta sonuydu. Hafta içi böyle bir çılgınlık yapabilmem için daha çok yıllar geçmesi gerekiyor. Tüm bu aksiliklere rağmen çok eğlendim. Denis’e ve arkadaşları sayesinde bekar hayatına tekrar bir bakma şansım oldu. Kızlar hoştu, bekardı, aralarında tek çocuklu bendim, biraz kilolu ve kart kaçtım. Bu iyi anlaşmamıza neden oldu gerçi. Ben potansiyel bir tehlike değildim, onlar da benim için değillerdi. Malum rekabet fena halde kızgın bu devirde. Zaman zaman özendim bekar hayatlarına, zaman zaman da iyi ki bekar değilim diye sevindim. Yorumlarımı baktım beğenmiyorlar, kendime saklamaya karar verdim.(Bilirsiniz işte, istediği adamı bulmuş olmanın verdiği rahatlıkla yaptığınız yorumlar, vermeden edemediğiniz tavsiyeler.) Anlayacağınız herkes memnun, üstüne herkes dans tutkunu olunca değmeyin keyfimize bir gece yaşandı. Uzun lafın kısası; Annelerin de eğlenmeye hakkı var! Fakat, Anladım ki o gece ben aslında çılgın/özgür/sorumsuz günlerime de veda ettim. Haftanın Kitabı: Magic Trees of the Mind Haftanın Filmi: He’s Just Not That Into You Haftanın Şarkısı: Begging
| |||
16 Nisan 2009 Perşembe
Kızımdan Büyük Hayallerim Var
| |||||
| ||||
| ||||
| ||||
| ||||
| ||||
| ||||
| ||||
| ||||
| ||||
|
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)