25 Eylül 2009 Cuma

Deneyimsiz Annenin Emzirme Cilesi






Bu konuyu her hatırladığımda derin bir: "Offf!" çekerken buluyorum kendimi.

Anlatmak istiyorum ki bir kişiye bile yardımım dokunursa biraz teselli bulacağım. 

Benden daha kötü deneyimi olanların varlığının farkındayım.

Mesela bebeğine hiç süt veremeyen anneler olduğunun ya da annesinin kokusunu hiç alamayan bebeklerin varlığının da ve inanın bu beni çok üzüyor.

Ancak ben de kendi çapımda üzücü bir dönem yaşadım ve elimdeki fırsatı değerlendirememiş olmanın vicdan azabını çekiyorum.

Hikayem şöyle başlıyor. Karşınızda iki ana karakter: 

Bir adet, yara olmuş göğüs uçları yüzünden canı acıyan, şımarık, deneyimsiz anne ve ağzı sürekli meme arayan, (Ben ona–sucker- diyordum.) emme hastası, aç bir küçük canavar.

Sütüm doğumun beşinci gününde gelebildi.

Dört gün boyunca benim küçük canavar boş memeyi emdi durdu, tabii hem aç kaldı hem de canımı yakmaya başladı.

Bir yandan sütüm gelsin diye sürekli pompa yapmaya başlamıştım. 

Sağmak başlangıçta, hem canımı acıtmıyordu hem de dışarı çıkma özgürlüğü veriyordu.

Yavrum anne sütü içiyor, 3.5 aylık doğum izni bitmesin diye dua eden anne de arada dışarı çıkıp keyfine bakabiliyordu.

Anlıyacağınız ilk başlarda gayet mutluydum.

Annemin tüm itirazlarına karşı gelerek: "Nasılsa anne sütü içiyor, ha sağmışım ha emzirmişim ne gereği var acı çekmeye." diye cahil cahil konuşuyodum.

Bir zaman sonra güğsümde tıkanıklar olmaya başladı, saatlerce sağdığım halde açılmayan süt kanallarım kızımın iki dakika emmesi ile açılmaya başlıyordu. 

Sonra o daha büyümüş ve ben emzirme işini öğrenmeye başlamıştım.

Biberon yıkayıp sterilize etmekten bıkmıştım.

Tüm uzmanların avaz avaz söylediği mantığa ben de geldim.

Emzirmek hem anne hem bebek için en sağlıklı, dünyanın en güzel duygularından biriydi. (Bunu ne ilk ne de son duyuşunuz olacak.)

Üçüncü ayın sonlarına doğru ben nihayet emzirmenin tam tadına varmıştım ki bir gün kızım emmeyi bıçak gibi kesti.

Geri dönüşü olmayan bir bırakış.

Aç bıraktıysam da emmeye ikna edemedim.

Çıldırcam ama ne yaptıysam olmadı, ağzına aldığı anda bağırmaya başlıyordu.

İlk önceleri biberona alıştığı için vazgeçtiğini düşündüm.

Aklıma başka bir olasılık gelmedi.

Sonradan yine yaşadığım bazı rahatsızlıklardan dolayı gittiğim emzirme uzmanları açılan göğüs ucundan giren mikropların enfeksiyona neden olup süt kanallarını tıkadığını (Mantar kapmışım.) ve emzirirken kızıma da bulaştığı için ona cok acı verdiğinden emmeyi kesmiş olduğunu söylediler.

Zaten işe başlamış, artık biberona alışmış kızım için dönüşümüz maalesef ol-a-madı.

Hem sağlığım için, hem fazla sütümle ikinci bir bebeği rahatlıkla besliyebileceğim için, hem daha fazla sütüm olması için, hem de annesinin sevgisinden uzakta büyüyen bir çocuğu düşündükçe içim parçalandığı için kimsesiz çocuk yurdundan bir bebek bulup, emzirmenin zevkine devam etmek istedim. 

Sanki bu ülkede her şey çok kolaymış gibi.

O kadar araştırdım ki, araştırmalar sonucunda Çocuk Esirgeme Kurumu’nun gözlerden uzakta, çölün ortasında bir yerlerde ve ziyaretçilere kapalı olduğunu öğrenebildim sadece. 

Telefonlara asla cevap vermediği gibi buranın yerli halkı bile yerini bilmiyor, hiç ziyaret etmemişler.

B.A.E.’nde sakat çocuklar, kimsesiz çocuklar toplumdan saklanırmış bunu da yeni öğreniyordum.

Vazgeçmek yok.

Madem kimsesiz bir çocuğu doyuramıyorum ben de gittim ziyaret ettim tek tek tüm doğum hastanelerini. 

"Bana Allah rızası için doğum sırasında annesini kaybetmiş bir bebeği verin emzireyim." dedim.

Hem şaşırdılar hem teklifimi cömert buldular lakin: "Bunu yapabileceğimizi sanmıyoruz." dediler eve beni eli boş gönderdiler. 

Süt bağışına yerli halk sıcak bakmazmış. Peh!

Hala pes etmiyorum.

Abu Dhabi anne sitelerinde ilan vermeyi düşündüm fakat bu kadar geniş bir kitleye bunu ilan etmek başımı ağrıtabilir diye vazgeçtim.

En son artık bir psikopat gibi bebeği olan her kadının yanına tatlı tatlı yaklaşıp biraz sohbet ettikten sonar: "Sütün var mı, yoksa ister misin?" diye soruyordum.

Sanki uyuşturucu teklif etmişim gibi donuyorlar: "Yok sağol..." deyip kaçıyorlardı.

Haklılar, ben olsaydım ben de sıcak bakmazdım bu teklife fakat bir çok anne süt bağışına olumlu yaklaşıyor olmalı ki Amerika’da süt bankaları kurulmaya başladı ve hatırlarsanız Çin’de bir sürü çocuğu hasta eden hazır süt rezaletinden sonra para karşılığı süt anneleri kiralanmaya başlanmıştı.

Bir gün benim süt broker Denise aradı: "Fazla sütün var mı?" dedi, bir haftalığına bile olsa bir çocuğu beslememe aracılık etmesi dışında onca süt heba oldu.

("Doğum izni sonrası işe dönmek." başlıklı yazımda detaylarını okuyabilirsiniz.)

Bunca felaketten Sena’ya bir süt kardeşi kazandırabildim hiç değilse.

Felaket bunun neresinde mi diyorsunuz? Daha bitmedi ki çilem...

Süt bağışı yapamıyorum, ben de tüm sütümü kızıma saklarım olur da bir gün sütüm biterse en az bir yaşına kadar anne sütü vermiş olurum diye aldım koca buzluğu başladım depolamaya.

Buzluk taştı arkadaşlarımın buzluğuna koymaya başladım.

Bir gün bir arkadaşım: "Taze sütün varken donmuş süt mü veriyorsun kızına?" dedi düşündüm ve ona hak verdim. 

Buzlukta saklama süresi sanki büyük bir bilimsel araştırma gerektiriyormuş gibi kimine göre 3 ay kimine göre 6 aydı. Kime inanacağımı şaşırmıştım.

Risk almaya gerek yoktu, 3 ayda karar kıldım.

Hasılatı buzluğunda saklayacak arkadaş kalmayıp, kimseyi dondurma niyetine yemeye ikna edemeyince, (Domuz gribine birebir ilaç reklam çalışmalarım da işe yaramadı. Bu arada kendi sütünün tadına bakma cesareti gösteren var mı?

Ben gösterdim tadı tatlı, "Iğğğ..." diyenleri duyar gibiyim.

Ne yapayım benim gibi meraklı biri denemese ömür boyu pişman olacaktı, mecburdum!) anne sütü ile yoğurt yapma girişimlerim de başarısızlıkla sonuçlanınca, (Maalesef anne sütünden yoğurt yapılamıyor.) üçüncü ayın sonunda başladım sütümü torba torba çöpe atmaya!

Aklıma geldikce çığlık atmak istiyorum.

Tüm bunlar olup biterken stresli işime dönmüş, annemi Türkiye’ye göndermiş ve kuzumu bir yabancının ellerine teslim etmiştim.

Eskiden seans başı on dakika süren sağım işlemim bir saatte bitmez olmuştu.

Sütüm bitmesin diye dört kez sağıyordum, günde dört saatim sağmakla geçiyordu. 

Geceleri hala 5-6 kez kızımı beslemek için kalkmaya devam ediyordum. 

Uykusuz, yorgun ve mutsuzdum.

Sürekli mastitis oluyordum ve ilaç almadan geçmiyordu. Her canım yandığında, "Sütümün son damlasına kadar sağacağım, herşeye katlanacağım." diye kendimi gaza getiriyor ve hırs yapıyordum.

Ne yazık ki ben yedinci ayın bitiminde daha fazla devam edemedim. 

Karşınızda resmini gördüğünüz bu verimli inek, altın yumurtlayan tavuğu keser gibi sütünü kesti, pes etti.

Son zamanlarda sütüm azalmaya başladığı için talep arzı ucu ucuna karşılayabiliyordu.

O yüzden buzluğa daha fazla süt atamaz olmuştum.

Daha önce doldurduklarımın ömrü bittiği için ben bir buzluk dolusu sütün hepsini kahrolarak atmak zorunda kaldım. 

Sırf depolamak için aldığım şu an satmaya çalıştığım buzluğa mı acıyayım, kızımın istese bir yıla kadar idare edecek sütünü çöpe attığıma mı, başka bir çocuğa faydam olamadığına mı, harcadığım saatlere mi, çektiğim acılara mı, aldığım pahalı süt torbalarına mı, onları etiketleyip, elektriğin kesilmemesi için dualar ederek sakladığıma mı yanayım? En çok hangisine yanayım siz bana söyleyin lütfen.

Pınar Reyhan’ın kendi emzirme deneyimini okuyunca o günlerimi hatırladım, yazıp içimi dökmek istedim. (Sizlerin teselli sözlerinize ihtiyacım var galiba.)

Sırf emzirmenin tadına doya doya varabilmek için ikinci çocuğu doğurabilirim!

Eyvah Ramazan bitti!

Bu benim için kötü bir durum çünkü ben Ramazan ayını bu ülkede daha çok sever oldum. 

Bir kere zaten yavaş olan hayat Abu Dhabi’de daha da yavaşlar.

Bu çalışan bir anne için harikadır. 

İş mesai saatleri kısalır.

Benim bir türlü uygulama şansım olmasa da çalışma saatleri 9.00-15.00 arasına iner.

Bazen üç buçukta çıkığımda kimsenin karışamayacak olması bile güzeldir. 

Bazı işyerleri abartıp saat birde paydos verdikleri de oluyor.

Bu ülkede devlet dairelerinde çalışmak lazım.

Çalışma koşulları mükemmeldir, az iş, iyi para, kısa mesai...

Kötü tarafı hiç bir restoran ve kahvenin açık olmaması.

İftar saatine kadar kesinlikle dışarıda, işyerinizde yemek yemeniz yasak, hapis cezası var.

Su bile içemezsiniz.

Gelen turistler kaldıkları oteller ve turizm şirketleri tarafından uyarılır.

Müslüman olmayanlar bazı otellerin perde ile kapatılarak gizlenmiş restoranlarında ya da evlerinde yiyebilirler yalnızca.

Tüm mağazalar ve restoranlar Ramazan indirimine ve promosyonlarına başlarlar.

İftar saati her yer tenhalaşır, trafik azalır, araba gürültüsü kesilir.

Zaten "İnşallah"a kalmış tüm işler tamamen Allah’a bırakılmıştır.

İftardan sahura kadar şehir uyumaz, arapların "Shisha" bizim "Nargile" dediğimiz kahvehaneler, Ramazan çadırları geleneksel yemekler ve insanlarla dolup taşar.

Oruç tutmasanız bile otellerin o güzel iftar açık büfelerinde kendinizden geçersiniz.

Anlayacağınız burada oruç tutmak çok kolaydır, hem de keyiflidir.

Herkese nice iyi bayramlar...


Haftanın Filmi: Bu evrendeki en tehlikeli yaratık "insandır" tezimi ispatlayan Eden Lake ve District 9

Haftanın Şarkıları: Shewolf, Viva La Vida, Paparazzi

Haftanın Kitabı: Tabii ki Aşk... Hala okumayan kaldı mı?(Umarım sarkastik olduğum anlaşılıyordur).

Nilgün
2009-09-25
Bu yazı 5375  kez okundu.


Yorum: 26.09.2009
Ahh Nilgün ahh!!!
Emzirdim, tam bir buçuk sene ama başta neler çektim. Çok şükür yine emzirebildim, ama zor günler yaşadım. Göğsümdeki iltihap öyle büyüktü ki ameliyatla almak zorunda kaldılar. Uçları yara olmuştu, emziremiyordum, ölüyordum her emmeye çalıştığında... off offf fena günlerdi, ama çok şükür güzeldi. Seni çok iyi anlıyorum, çünkü çocuğunu emzirmek kadar tatmin edici, huzur verici bir şey yok. Üzüldüm ama biraz...:(

Tabii ikinci çocuk düşünmene de sevindimmmm :)))) bu bir işaret mi yoksa?? :))

2 Temmuz 2009 Perşembe

Dünyayı ve Beni Sarsan Anlar


Geçenlerde Hürriyet gazetesinde “Dünyayı Sarsan 50 An” başlığını gördüm ve tıkladım. Lütfen sizlerde bakın.

Birçoğu korkunç görüntüler. Ölümün, dehşetin, acının, açlığın, savaşın fotoğrafı.

Beni tabii ki en çok etkileyenler içinde çocukların olduğu fotoğraflar oldu.

Anne olmadan önce itiraf etmeliyim ki çocuklardan uzak dururdum. Sevimli olmalarına rağmen gürültücü, problemli, yorucu ve bencil yaratıklardı benim için. Anne olduktan sonra çocukların o sihirli dünyalarına adım attım. İnanılmaz bir duygu. Keyifli, şaşırtıcı ve tek kelimeyle olağanüstü.

Kızıma olan aşkım, tüm çocuklara hayranlık duymama neden oldu. 

Kuzumun sayesinde onların büyülü dünyalarını tanıma şansım oldu.

Aynı zamanda bu kadar acı verici olabileceği hiç aklıma gelmemişti. 

Sanki bunca yıl onları ihmal etmemin bir çeşit cezasını çekiyorum. 

Ben anne olduğumdan beri üzülüyorum. Çocuklarla ilgili her şey beni sulu göz biri yaptı. Onlar ile ilgili her kötü haber beni çok yıpratıyor.

Sizlere de aynı şey oluyor mu? 

Tamam, bu görüntüler herkesi çileden çıkarır ama anne olunca daha mı çok acıtıyor? 

Belki de tüm anneleri kendim gibi görmeye başlıyorum. Halbuki ne berbat anneler var.

Hiç bir zaman anlayamayacağım; anne olduğu halde bırakın başka çocukları kendi çocuğunu bile sevemeyen anneler var. Bu nasıl mümkün olabilir?

Ben kimsesiz çocukları, açlıktan ölmek üzere olan, kendi ailesinin elinde bile zulüm gören çocukları düşünmekten kafayı sıyırmak üzereyim. 

Sudan’da bir akbabanın açlıktan ölse de yesem diye arkasından takip ettiği küçük kızın fotoğrafını ilk gördüğümde bir hafta kendime gelememiştim, anne de değildim.

Ancak artık daha bir kahroluyorum. Fotoğraf her aklıma geldiğinde o yavruyu kucaklayıp sevmek ve bakmak için hayaller kuruyorum. Keşke orada olabilseydim, keşke ona yardım edebilseydim diye. 

Sudan’lı kızı orada bırakıp gittiği için haklı olarak eleştirilen fotoğrafçı Kevin Carter bu görüntüleri 1993 yılında çektikten sonra 1994 yılında intihar etti. Bıraktığı intihar notunda çektiği fotoğraflardaki acı, işkence ve zulüme katlanamadığından bahsetmiş. 

Onu çok iyi anlıyorum. Ben bakarken bile inanın kızım olmasaydı şu an ölsem gam yemem diyorum. O, bu ana canlı olarak tanık olmuş.




Gördüğümden beri aklımdan hiç çıkmayan diğer bir fotoğrafta, aşağıda babasının yanında şok olmuş, acısı, üzüntüsü, yaşadığı travma yüzünden okunan Irak’lı çocuk ve yüzü maskeli çocuğunu teselliye çalışan baba görüntüsü. Birileriyle paylaşmazsam çıldıracağım sanırım. O yüzden sizleri de bu üzüntüye ortak etmek istedim. 

Şu şok, üzgün, nefes almakta zorlanırmış gibi açılmış ağzı ile yüz ifadesine bir bakın. 

Kızımı bu aralar en mutlu eden ve merakını uyandıran şey yüzümü görmek ve ona dokunmak. Bir türlü becerip korkudan kesemediğim tırnakları ile yüzümü acıtıp, çizse de dokunmasına izin veriyorum. Nasıl engel olabilirim ki?

Bu zavallı yavruya ise babasının yüzünü bile göstermiyorlar. En fazla ihtiyacı olduğu anda bile!



Ne gereği vardı bu görüntüleri verip bizi rahatsız etmeye? Derdimiz bize yetmezmiş gibi...

Zaten canımız sıkkın. İşte patron, evde kocalarımız. Yaz geldi, kilolarda olduğu gibi duruyor. Tatile de gidip gidemeyeceğimiz belli değil...

Ne büyük dertlerimiz var. Bize de yazık aslında. 

Di mi?

Nilgün
2009-07-02
Bu yazı 7389  kez okundu.


Yorum: 03.07.2009
merhaba nilgün hanım.

beni kahrettiniz bir kez daha bu fotoğraflarla.:(
bende dediğiniz gibi çocukların dünyasını hiç bilmezdim.

çocukları sevmezdim canım cicim diye. oğlumun doğumuyla dediğiniz gibi sulu gözlü bir kız oldum.(kadın demek istemiyorum:))

çocuklara bir şey olmasın ne olur diye dualar ediyorum.

sizin yazınızı okurken oğlumun doğum günü pastasını yiyordum, ta ki fotoğrafı görene kadar.

Attım tabağı kenara...
Biz bunca rahatlığı haketedecek ne yaptık! masum çocuklar açken bizdeki rahatlığın karşılığını ödeyebiliyor muyuz Rabbime...

Ne kadar şükretsek, ne kadar dua etsek de az.
Elimizdeki nimetlerin farkına varıp, şikayet etmeyi kesmemiz lazım bence. en azından ben kesmek istiyorum, deniyorum.

Yazılarınızı okumak çok keyifli.
çok öpüyorum sizi ve kızınızı.
sevgiler
Rengarenk Kadın

21 Mayıs 2009 Perşembe

Süt Veren Annenin Gece Eğlence Işkencesi


Yaklaşık 6 ay kızıma elimden geldiğince iyi baktım, ilgilendim, altını değiştirdim, banyosunu yaptırdım, sütünü verdim, uyumadım, hala uyumuyorum. Günde maksimum 6 saat, en az 3 delikli uykuyla yaşıyorum.

Yanından ayrıldığım zamanlarda vicdan azabı çekiyorum. Spontane gelişen tatil imkanlarımı es geçiyorum. Kafama göre takılıp, hayatımı yaşayamıyorum açıkçası.

Bu 6 ay boyunca yemeğe çıksak, arkadaşlarımızla zaman geçirsek de çoğu zaman evde olduğumuz için eğlenmeyi unutmuştum.

Bunları yaparken de eğleniyordum, lakin gece dışarı çıkıp, dans etmeyi özlemişim, onu fark ettim.

Yanında güzel bir içkiyi...

Bekar arkadaşlarınızla takılmayı da...

Ben de nihayet "kızlar gecesi" programına ortak olup, dışarı çıkıp, doya doya dans ettim. Çok iyi geldi, çok özlemişim.

Ancak işkence daha evden çıkmadan başladı.

Üzerime giyecek bir şey bulamama kabusu

Hayır! Bu bedende kıyafet almamaya kararlıyım, ne giyeceğim peki?

Günlük kıyafetlerimi gece giyemem ki. Bir gün içine girebilme olasılığıyla dolapta tam bir yıldır beni bekleyen kıyafetlerime acı bir bakış fırlattıktan sonra bir şeyler uydurulup çıkıldı, ancak içime hiç sinmedi.

Mekan güzel, müzik güzel, arkadaşlar hoş, eee yanında güzel bir içki de iyi gider değil mi? Ihh ıhh bilemediniz.

Süt veren bir anne olarak çocuğunuzun minicik ciğerlerini düşünüp, vicdan azabı çekmektense hiç içmeyeyim deyip, ben de dans ederek sarhoş olmaya karar verdim. Tek bir mini minnacık bardak şampanyadan ne zarar gelir canım dedim o kadar.

Yasak olduğundan, dünyanın en güzel içeceğiymiş gibi tadı damağımda kaldı.

İçkimi yavaş yavaş bitmesin diyerek yudumlarken canım sigara çekti ama zaten duman altı olan yerde bir de içerek kızımı zehirlememeye karar verdim ve bu zevki de es geçtim. (bkz: vefakar anne örneği)

Yeni arkadaşım, kilolarım

Uzun zamandır dans etmediğimden aldığım kilolarımla dans ederken kendimi bir tuhaf hissettim. Yağlarım sanki dans ederken sürekli yer değiştiriyorlardı.

Acaba dışarıdan da görünüyor mu diye merak etmeden duramadım. Yeni vücudumla dans etmeye alışmam biraz zaman aldı.

Gecenin en büyük işkencesi ise;

Gecenin sonlarına doğru süt dolmaya başlayan göğüslerimin acı vermeye başlaması oldu. Gittiğimiz üçüncü mekanda eğlenmekten ellerini, kollarını nereye savurduğunun farkında olmayan kalabalığın arasında kollarımı siper olarak kullanmama rağmen yediğim bir-iki darbe canımı çok acıttı. Kolları ile göğüs çevresinde bir çember oluşturup kalabalığı yarmaya çalışan ben görüntüsü trajikomikti.

Gece 02.00'de hala dans etmek için enerjim kaldıysa da, 03.00'te saat gibi beslenmeyi bekleyen kuzuma dönmeye karar verdim. 

Kulaklarım yüksek sesten sağırlaşmış, leş gibi sigara kokar halde, her şeye rağmen içimdeki enerjiyi (nasıl oluyorsa) dışarı vurmanın rahatlığı ile dışarı çıktım.

Sena’yı besleyip, duşumu aldığımda saat 03.30’u gösteriyordu ve ben 05.00’te tekrar uyandırılmak üzere yatağıma gittim.

Zaten 06.00’da da Sena güne başlamaya karar verdiği için tüm günüm zombi gibi dolaşıp, 3-4 saatlik eğlence için bu işkenceye değer mi diye düşünmekle geçti. Neyse ki hafta sonuydu. Hafta içi böyle bir çılgınlık yapabilmem için daha çok yıllar geçmesi gerekiyor. 

Tüm bu aksiliklere rağmen çok eğlendim.

Denis’e ve arkadaşları sayesinde bekar hayatına tekrar bir bakma şansım oldu. Kızlar hoştu, bekardı, aralarında tek çocuklu bendim, biraz kilolu ve kart kaçtım. Bu iyi anlaşmamıza neden oldu gerçi. Ben potansiyel bir tehlike değildim, onlar da benim için değillerdi. Malum rekabet fena halde kızgın bu devirde.

Zaman zaman özendim bekar hayatlarına, zaman zaman da iyi ki bekar değilim diye sevindim.

Yorumlarımı baktım beğenmiyorlar, kendime saklamaya karar verdim.(Bilirsiniz işte, istediği adamı bulmuş olmanın verdiği rahatlıkla yaptığınız yorumlar, vermeden edemediğiniz tavsiyeler.)

Anlayacağınız herkes memnun, üstüne herkes dans tutkunu olunca değmeyin keyfimize bir gece yaşandı.

Uzun lafın kısası;

Annelerin de eğlenmeye hakkı var!

Fakat, 

Anladım ki o gece ben aslında çılgın/özgür/sorumsuz günlerime de veda ettim.

Haftanın Kitabı: Magic Trees of the Mind

Haftanın Filmi: He’s Just Not That Into You

Haftanın Şarkısı: Begging


Nilgün
2009-05-21
Bu yazı 6446  kez okundu.