Senam ilk kez dun Oh My God dedigini duydum cok seker ve yine ilk kez, it is nice... I think dedi cok seker, I think'ide yeni ogrenmis konusuyor
Konusmasi hala cok iyi degil, ve bazen cok soft konusuyor bazen utaniyor sikiliyor, allahim ya ne olur birden acilsa ve bir an once acilsa...
Kakasini uzun zamandir kiloduna yapmiyor diye sevinirken dun ve bugun kucuk iki kaza oldu, ama neyseki okulda olmadi uzun zamandir
Yemek yemesi sanki daha iyi, ama bu seferde biraz abur cubura kaydik, cips, pizza ve makarna en sevdikleri
Bugun Kaan ve Bora ile ve tabiki ikizlerle hayvanat bahcesine gittik, ikinci kez gidisi ayni hayvanet bahcesine ve bir kez de Al Ain'dekine gitti ama sanki ilk kez gitmis gibiydi, cok sevdi, onlari besledi hatta minik bir keciye dokundu sevdi, hayvanlari cok seviyor, kardesi olmayacaksa iki uc pet olmasinda fayda var, kaplumbaga, kopek kedi uclusu fena olmaz aslinda ama ben evde bunlari nasil beslerim bilemiyorum minik evimizde...
Dun aksam ona kitap okuyordum sonra Cemile'yi de okumami istediki bana cemile diyor ama ben bir turlu anliyamadim, memil gibi birseyler soyledi, 5-6 kez tekrar ettirdim, kendini kotu hissetmesin diye aptal anne ya anlamiyor seni bir turlu dedim ama sonra kendini kotu hissetti ve utanmis mahcup olmus bir sekilde yuzunu burusturup, iki elini agzina goturup sorry demesi vardi icim parcalandi. Kendini kotu hissetti anlatamadigi icin iyi soyleyemeyip anlayamadigim icin resmen, umarim konusmaktan korkmaz ve utanmaz daha dogrusu konusamdigini dusunup...
Gelisme goruyorum ama yavas
Cok uzuldum onun uzulmesine ve mahcup olmasina, biliyorumki bir sey yapmiyorum maalesef ona yardimci olmak icin.
Kuzum arkadaslarini cok dusunuyor, bu aralar SIK SIK izledigi bir filmi sevdigi bir seyi arkadaslari ile paylasmak istiyor, mesela anne Bora jUSTIN VE laura ile izliyelim Lion King i diyor, su pompasi almak istiyor kendine Bora ve Justin'e de alsinmis, yada EP'ye gittigimizde Charity, Alfred ve Nelly'ye ayri Ten Ten kitabi goturmek istiyor, cok comert ve paylasmayi bilen bir cocuk olcak gibi...
28 Eylül 2012 Cuma
Cazkolik, Laf yapma caz yap!
Ozge Baykan Calafato'dan...
http://www.cazkolik.com/playlist/?bolum=playlist&id=2#.TucBB20n4NR.facebook
http://www.cazkolik.com/ playlist/?bolum=playlist&id=2
http://www.cazkolik.com/playlist/?bolum=playlist&id=2
http://www.cazkolik.com/playlist/?bolum=playlist&id=1
and the second playlist is out! Turkish Jazz Voices, Vol.2, a rare collection -- with Nüket Aruca, Şevket Uğurluer, Lamia, İlham Gencer, Gönül Turgut, Ali Kayral, Ömür Göksel, Sanat Deliorman, Ayça Dönmez, Melisa Kral, Merve Erdal, Esra Erkan, Hüseyin Badıllı, Defne Şahin, Ilay Bal Dilara Sakpinar, Funda Sezer, Neslihan Akbulut, Sezgi Olgaç, Özge Pınar, Bora Çeliker, Simavi Uluç, Seran Bilgi, Ceyda Köybaşıoğlu, Su İdil, Elif Turan, Seren Akyoldaş, Şenay Lambaoğlu, Hande Okal, Sunny (Münir Anderiman), Metin Ersoy, Hayati Kafe, Ay-feri, Sibel Gürsoy, Fuat Tuaç, Selen Beytekin, Larry O`Neill, Serkan Çakıt, Zeynep Arabacıoğlu ve Can Türkkan
http://cazkolik.com/CazKubbemiz/10026/104466/Cazkolik_dinleyicileri_icin_derledigi_ozel_playlistlerle_cazseverlerde.html#.T3A7u4f8ll8.facebook
http://www.cazkolik.com/playlist/?bolum=playlist&id=2#.TtnZ46bNm6k.facebook
http://www.cazkolik.com/playlist/?bolum=playlist&id=2#.TucBB20n4NR.facebook
http://www.cazkolik.com/
http://www.cazkolik.com/playlist/?bolum=playlist&id=2
http://www.cazkolik.com/playlist/?bolum=playlist&id=1
and the second playlist is out! Turkish Jazz Voices, Vol.2, a rare collection -- with Nüket Aruca, Şevket Uğurluer, Lamia, İlham Gencer, Gönül Turgut, Ali Kayral, Ömür Göksel, Sanat Deliorman, Ayça Dönmez, Melisa Kral, Merve Erdal, Esra Erkan, Hüseyin Badıllı, Defne Şahin, Ilay Bal Dilara Sakpinar, Funda Sezer, Neslihan Akbulut, Sezgi Olgaç, Özge Pınar, Bora Çeliker, Simavi Uluç, Seran Bilgi, Ceyda Köybaşıoğlu, Su İdil, Elif Turan, Seren Akyoldaş, Şenay Lambaoğlu, Hande Okal, Sunny (Münir Anderiman), Metin Ersoy, Hayati Kafe, Ay-feri, Sibel Gürsoy, Fuat Tuaç, Selen Beytekin, Larry O`Neill, Serkan Çakıt, Zeynep Arabacıoğlu ve Can Türkkan
http://cazkolik.com/CazKubbemiz/10026/104466/Cazkolik_dinleyicileri_icin_derledigi_ozel_playlistlerle_cazseverlerde.html#.T3A7u4f8ll8.facebook
http://www.cazkolik.com/playlist/?bolum=playlist&id=2#.TtnZ46bNm6k.facebook
18 Eylül 2012 Salı
Cocuklar ve okula ne zaman hazir olurlar
Dogru Soyluyor Gulse Birsel yine cok guzel yazmis...
Ben de zaten cocugu kasmamak simdi bunu niye yapamiyor bu niye olmuyor dememek gerektigine inaniyorum
Herkesin bir vakti var
"66 ay mı, bir yıl sonra mı tartışması benim için kişisel olarak denenmiş, sonuçları görülmüş bir hikayedir. Hayatımda kendimi başarısız, aptal ve ezik hissettiğim tek dönemdir o 66 aylıkken yaşadığım dört ay!"
Ben, 66 ayını doldurup okula başlayan bir mağdurum. 70'li yıllarda Türkiye'de durum böyle değildi biliyorsunuz. En bilinçli, en kaloriferli ailelerin çocukları en az 72 ayı doldurduktan sonra okula başlardı.
Diğerlerininki Allah'a emanet, mecbur kalındığında veya ailenin ne zaman durumu olursa...
Ama işte o kaloriferli ailelerden birinin çocuğu olduğumdan, eş dost, komşular, tutturdu "Bu çocuk üstün zekalı, bir yıl erken okula gönderin," diye. Üstün zekalı mıydım? Hiç sanmam. Kendinden 13 yaş büyük abla ve 15 yaş büyük abiyle, ilgi alaka bolluğunda, "Hadi kızım bir de şu marifetini göster," bolluğunda yaşayan çokbilmişin tekiydim büyük ihtimalle.
OKUYAMIYORUM, YAZAMIYORUM, ANLAMIYORUM
Ama annemler ikna oldu. Boşu boşuna apartman dairesinde bir yıl daha oturup bebek oynamasın, erkenden okula başlatalım dediler. Çok üstün ve eşi benzeri görülmemiş zekama çok da güvendikleri için, sağ olsunlar, bir de yaz tatilini uzatıp, okullar açıldıktan iki hafta sonra, beni birinci sınıfa kaydettiler.
Dikkatinizi çekerim, 11 Mart doğumlu bir sabi olarak, okulların açıldığı eylül ayında tam tamına 66 ayımı doldururken, eğitim hayatıma başladım.
Allah'ım kabusun büyüğü!
Okuyamıyorum, yazamıyorum, anlamıyorum, berbat! Fişler diyorlar, heceler diyorlar, sanki "Doomo arigato gozaimasu" diyorlar! Sanki ortamda Japonca konuşuluyor ve benden başka bütün sınıf Tokyo doğumlu!
Aylar geçti, ben bir "Bugün bayram," yazamadım arkadaş! Ablam iki saat uğraşıyor: "Bugnü beyrm". Abim üç saat ter döküyor: "Buguni byram"! (2012'ye geldik, hala ailede bayramları "Buguni byram" şakası yapılır!) Babam "Benim üçüncü çocuk acaba aptal mı çıktı" diye darlarda! Ezikliğim had safhada. Bazen aklıma esiyor, derste tahtaya gidip renkli tebeşirlerden resim yapıyorum, öğretmen "Hayırdır, delirdin mi, niye kalktın?" diyor. Bugün bayram'ı bırak, niye yerimde oturmam lazım onu bile anlamıyorum!
Şubat tatili geldi. Ankara'ya, eğitimci olan amcamı ziyarete gittik. Babam dert yandı: "Böyle böyle, yapamıyor, okuyamıyor" diye. Amcam şaşırdı, dedi ki "Yapamaz tabii, niye erkenden okula verdiniz? Daha beş yaşında, hazır değil, oyun oynaması lazım!"
Bunun üzerine, olması gereken yaşta gönderilmek üzere, okuldan alındım.
SANKİ BİRİ, BEYNİMDEKİ BİR ŞALTERİ KALDIRDI Sevgili veliler, öğrenciler, değerli okuyucular, şu minimum 72 ay kuralı var ya, onu hangi pedagoglar, hangi eğitimciler çıkarttıysa alınlarından öpmek lazım, bu işi biliyorlar. Yemin ediyorum, mart ayının sonu geldi ve abim yağmurlu ve sıkıcı bir öğle, aylarca "Bugün bayram" yazamayan bana, bir günde bana okuma yazma öğretti! Buharlanmış cama harfleri yazdı, hepsinin ses olduğunu söyledi, "Birleşince kelimeler çıkıyor," dedi ve akşam annemler alışverişten döndüklerinde, söyledikleri her şeyi yazabiliyor, yavaş da olsa gazetede yazılan her şeyi okuyabiliyordum. Çok tuhaf, ama sanki zamanı geldi ve biri beynimdeki bir şalteri kaldırdı!
Ertesi eylülde, yani artık 78 aylıkken, altı yaşını bitirmiş halimle birinci sınıfa başladığım gün, okula çantamda kitapla gittim, sıkılmayayım diye! İlkokul süresince hep sınıf birincilerinden oldum, sonraki aşamalarda da eğitimle ilgili hiçbir problemim olmadı.
Belki şimdiki çocuklar çok bi harikadır.
Belki de ben azıcık gerzektim. Ama ilkokula altı yaşını doldurup gitmek, inanın hayatımda hiçbir kayba sebep olmadı.
BİR YIL DAHA OYNASIN, HAYAL KURSUN 66 ay mı, bir yıl sonra mı tartışması benim için kişisel olarak denenmiş, sonuçları görülmüş bir hikayedir.
Hayatımda kendimi başarısız, aptal ve ezik hissettiğim tek dönemdir o 66 aylıkken yaşadığım dört ay! Devam etseydim ne olurdu? Bilmem. Belki hep başarısız bir öğrenci olarak hayat boyu topal sakat yürüyecektim. Belki okulun ikinci dönemi kendime gelip açığı kapatmaya çalışacaktım.
Ama bir yıl sonra, altı yaşında başladım okula, ne kaybettim? Bence hiç.
Göndermeyin arkadaş! Bir sene daha oynasın, hayal kursun, resim yapsın!
Gidip zorlanacağına, daralacağına, kendini başarısız, salak, ezik hissedeceğine, bir yıl sonra gidiversin.
En kötü, benimki gibi bir hayatı olur işte!
I don't want to get old!!!
valla boyle bakarim odul alan sarkilara ve bakiim begeniyor muyum begenmiyor muyum cunku begenmezsem anliyorum ki yaslaniyorum ve zevkim degisiyor, yani degissin tabiki gelissin daha sofistike olsun ama yeni seylere de iggghh demeyeyim, o zaman gercekten yaslandigimi dusuncegim
Neyseki Rihanna yi cok seviyorum ve ColdPlay...
Feel so close ve Starships 'i de seviyorum...
Neyseki Rihanna yi cok seviyorum ve ColdPlay...
Feel so close ve Starships 'i de seviyorum...
MTV Video Müzik Ödülleri 2012
İşte ödl kazananların listesi:
Yılın Videosu - Rihanna ft. Calvin Harris - "We Found Love"
En İyi Videoya Sahip Erkek - Chris Brown - "Turn Up The Music"
En İyi Videoya Sahip Kadın - Nicki Minaj - " Starships"
En İyi Yeni Artist - One Direction - "What Makes You Beautiful"
En İyi Pop Videosu - One Direction - "What Makes You Beautiful"
En İyi Rock Videosu - Coldplay - "Paradise"
En İyi Hip-Hop Videosu - Drake Ft. Lil Wayne - "HYFR"
En İyi Elektronik Dans Müziği - Calvin Harris - "Feel So Close"
En İyi Mesaj İçerikli Video - Demi Lovato - Skyscraper
En Çok Paylaşılan Video- One Direction - "What Makes You Beautiful"
Yılın Videosu - Rihanna ft. Calvin Harris - "We Found Love"
En İyi Videoya Sahip Erkek - Chris Brown - "Turn Up The Music"
En İyi Videoya Sahip Kadın - Nicki Minaj - " Starships"
En İyi Yeni Artist - One Direction - "What Makes You Beautiful"
En İyi Pop Videosu - One Direction - "What Makes You Beautiful"
En İyi Rock Videosu - Coldplay - "Paradise"
En İyi Hip-Hop Videosu - Drake Ft. Lil Wayne - "HYFR"
En İyi Elektronik Dans Müziği - Calvin Harris - "Feel So Close"
En İyi Mesaj İçerikli Video - Demi Lovato - Skyscraper
En Çok Paylaşılan Video- One Direction - "What Makes You Beautiful"
Nil'den
Nil'den muhtesem bir yazi daha...
Size de oluyor mu?
Bazen, hatta sık sık, hayatın bana bir şey demeye çalıştığı hissine kapılıyorum.
Hani tanımadığımız halde bize tuhaf mimikler yapan, kaş göz oynatan birine “Afedersiniz bana bir şey mi demeye çalışıyorsunuz?” deriz ya, onun gibi aynı.
Sanki bir mesaj geliyor. O belli. Gün gibi ortada. Da. Ben şimdi buna basıp nereye zıplamalıyım? Bu denilen neye bağlanacak? Rüya tabiri gibi, bir çözücü mü damlatılmalı? Hazineye giden yol buradansa, ben bu bilgiyle napayım? Daha da önemlisi, eğer bir “doğru yol” varsa, bunlar onun işaretleri mi? Bu ve daha nice sorunun cevabını araştırmak üzere, son deneyimimi anlatayım.
Bodrum’da, bir arkadaşımızın evinde, Panamalı, dünya tatlısı bir psikiyatristle tanıştım. Freudyan terapi yapan güzel bir kız. Bu konulara dalmayı sevdiğimden, her şeyin suçlusunun muhakkak “anne” çıktığı bu aleme daldım. Bilinçaltı, öyle kolayca kaldırılıp bakılacak yer değil. Freud’a göre, basınç var. Bence de var. Hele en son, anılarımızı bile uydurduğumuza dair bir kitap okuduktan sonra buna iyice inanır oldum.
Sohbetinde, yaşadığı bazı unutulmaz hikayeleri anlatıyordu. Bir noktada kendisinin de eğitimi gereği düzenli terapiste gittiğini söyledi. Sonra aynen şöyle dedi: “Bir divana uzanıp terapiste bakmamakla, koltukta oturup yüz yüze konuşmak arasında çok fark var. Karşındakinin yüz ifadelerini görmediğinde, bilinçaltına inmen daha kolay oluyor. Uzanmakla da ilgili bir şey. Yatay pozisyonda kavga edilmiyor. İster istemez insanı sakinleştiren bir şey uzanmak. Hiç yan yana yatıyor olduğunuz biriyle, yatay hali bozmadan kavga ettiğinizi hatırlıyor musunuz?” (Sahneyi burada keselim)
İki gün sonra “Are you my mother?” diye bir çizgi roman okumaya başladım. Bilmiyorum belki çok “anne” lafı geçti diye başlığa yönelmiş olabilirim.
Romanda bir yazar var. Hikayenin bir yerinde terapiste gidiyor. Uzanıyor. Ve aynen şöyle diyor: “Terapiste bakmadan, yatar pozisyonda olmak, bilinçaltına girişi kolaylaştırıyor!”
Benim bu cümleyi iki gün arayla bu kadar alakasız iki yerde duymuş olmam, ister istemez tüylerimi ürpertti. Niye hayat bu cümleyi tekrar etti? Cevabı şöyle verdim: Demek doğru kitabı okuyorum. Demek doğru yoldayım. Demek yön burası, buradan gideyim. Bu kitabı bitireyim. Panamalı kızla, bir kitabın kesişim kümesindeki ortak bir cümlenin beni savurduğu en uzak düşünceyse şu: Bir şey öğrenmek üzereyim.
Uzatmayayım. Ben bu kitaptaki bir başka cümleyi, bir arkadaşıma söyledim.
Konular konuları açtı ve güzel bir cümle duydum: “Evet kötü bir anne değilim, ama harika olduğumu söyleyemem. En azından bir şeye çok dikkat ediyorum. Çocuklar bir yanlış yaptıklarında, asla karakterlerine saldırmam. Onları aşağılamam. Yaptıkları şeye saldırırım. Çünkü kişilikte delik açmak tehlikeli. Halbuki yapılan şey, yapılmayabilir. O bir sabit değil, o bir hareket.”
Cümlenin öznesini “herkes” yaptım.
Ve güzel bir yere vardım.
Siz de buraya hoş geldiniz.
Sanki bir mesaj geliyor. O belli. Gün gibi ortada. Da. Ben şimdi buna basıp nereye zıplamalıyım? Bu denilen neye bağlanacak? Rüya tabiri gibi, bir çözücü mü damlatılmalı? Hazineye giden yol buradansa, ben bu bilgiyle napayım? Daha da önemlisi, eğer bir “doğru yol” varsa, bunlar onun işaretleri mi? Bu ve daha nice sorunun cevabını araştırmak üzere, son deneyimimi anlatayım.
Bodrum’da, bir arkadaşımızın evinde, Panamalı, dünya tatlısı bir psikiyatristle tanıştım. Freudyan terapi yapan güzel bir kız. Bu konulara dalmayı sevdiğimden, her şeyin suçlusunun muhakkak “anne” çıktığı bu aleme daldım. Bilinçaltı, öyle kolayca kaldırılıp bakılacak yer değil. Freud’a göre, basınç var. Bence de var. Hele en son, anılarımızı bile uydurduğumuza dair bir kitap okuduktan sonra buna iyice inanır oldum.
Sohbetinde, yaşadığı bazı unutulmaz hikayeleri anlatıyordu. Bir noktada kendisinin de eğitimi gereği düzenli terapiste gittiğini söyledi. Sonra aynen şöyle dedi: “Bir divana uzanıp terapiste bakmamakla, koltukta oturup yüz yüze konuşmak arasında çok fark var. Karşındakinin yüz ifadelerini görmediğinde, bilinçaltına inmen daha kolay oluyor. Uzanmakla da ilgili bir şey. Yatay pozisyonda kavga edilmiyor. İster istemez insanı sakinleştiren bir şey uzanmak. Hiç yan yana yatıyor olduğunuz biriyle, yatay hali bozmadan kavga ettiğinizi hatırlıyor musunuz?” (Sahneyi burada keselim)
İki gün sonra “Are you my mother?” diye bir çizgi roman okumaya başladım. Bilmiyorum belki çok “anne” lafı geçti diye başlığa yönelmiş olabilirim.
Romanda bir yazar var. Hikayenin bir yerinde terapiste gidiyor. Uzanıyor. Ve aynen şöyle diyor: “Terapiste bakmadan, yatar pozisyonda olmak, bilinçaltına girişi kolaylaştırıyor!”
Benim bu cümleyi iki gün arayla bu kadar alakasız iki yerde duymuş olmam, ister istemez tüylerimi ürpertti. Niye hayat bu cümleyi tekrar etti? Cevabı şöyle verdim: Demek doğru kitabı okuyorum. Demek doğru yoldayım. Demek yön burası, buradan gideyim. Bu kitabı bitireyim. Panamalı kızla, bir kitabın kesişim kümesindeki ortak bir cümlenin beni savurduğu en uzak düşünceyse şu: Bir şey öğrenmek üzereyim.
Uzatmayayım. Ben bu kitaptaki bir başka cümleyi, bir arkadaşıma söyledim.
Konular konuları açtı ve güzel bir cümle duydum: “Evet kötü bir anne değilim, ama harika olduğumu söyleyemem. En azından bir şeye çok dikkat ediyorum. Çocuklar bir yanlış yaptıklarında, asla karakterlerine saldırmam. Onları aşağılamam. Yaptıkları şeye saldırırım. Çünkü kişilikte delik açmak tehlikeli. Halbuki yapılan şey, yapılmayabilir. O bir sabit değil, o bir hareket.”
Cümlenin öznesini “herkes” yaptım.
Ve güzel bir yere vardım.
Siz de buraya hoş geldiniz.
Yunanistan
Yunanistan'a gitmeyi cok istiyorum nedense, seneye yazin umarim bu sefer gidebilrim ve ben de bilgi
EN İYİ TEKNE ARKADAŞININ TEKNESİ
Bu yaz, arkadaşlarımızın teknesiyle, dört çift, üç minik Yunan adası keşfettik.
Yunan adası deyince ben büyükleri bilirdim.
Mikonos, Santorini, Girit, Rodos, hadi Kos, zavallı yanan Sakız, Midilli...
Marathi diye bir adanın varlığından bile haberim yoktu.
Gündoğan’dan kalktık, bir saat sonra ordaydık.
Burnumuzun dibi.
Ama sanki çok uzaklardaymış gibi.
Kendi halinde, romantik, bakir, mini minnacık bir ada.
Türkuaz bir deniz.
Şahane bir koy.
Adam gibi tek bir lokanta var.
Adı da “Pantelis”.
Ama rezervasyon şart!
Gündüzden haber veriyorsun, “Akşama geliyoruz” diyorsun, yoksa yer bulman mümkün değil. Olağanüstü deniz mahsulleri, mezeler, balıklar, çok iyi bir sunuş ve servis. Kışın, sadece 5 kişinin yaşadığı bir adada, yazın, taş çatlasa 15 kişi olarak nasıl böyle iyi bir hizmet verebildiklerini anlamak mümkün değil. Bayıldık adaya.
Yunan adası deyince ben büyükleri bilirdim.
Mikonos, Santorini, Girit, Rodos, hadi Kos, zavallı yanan Sakız, Midilli...
Marathi diye bir adanın varlığından bile haberim yoktu.
Gündoğan’dan kalktık, bir saat sonra ordaydık.
Burnumuzun dibi.
Ama sanki çok uzaklardaymış gibi.
Kendi halinde, romantik, bakir, mini minnacık bir ada.
Türkuaz bir deniz.
Şahane bir koy.
Adam gibi tek bir lokanta var.
Adı da “Pantelis”.
Ama rezervasyon şart!
Gündüzden haber veriyorsun, “Akşama geliyoruz” diyorsun, yoksa yer bulman mümkün değil. Olağanüstü deniz mahsulleri, mezeler, balıklar, çok iyi bir sunuş ve servis. Kışın, sadece 5 kişinin yaşadığı bir adada, yazın, taş çatlasa 15 kişi olarak nasıl böyle iyi bir hizmet verebildiklerini anlamak mümkün değil. Bayıldık adaya.
8 Eylül 2012 Cumartesi
Gunde 7.5 dakika kazanmak, omrunuze 10 yil katmak icin bunlari yapin
Bunu galiba Ayse Ozyilmazel yazmisti
Dediklerimi okurken uygulayın ki, yazı bitene kadar 7,5 dakika kazanmış olun. Sonra ne kadar tekrar ederseniz o kadar daha katarsınız. Her şeyden önce şunu söyleyeyim; bu bilimsel olarak ispatlanmış bir katkı, yani Jane’de laf olsun diye laf yok.
Bir. Ayağa kalkıp iki adım atın ya da yumruğunuzu sıkıp ellerinizi havaya kaldırın. Siz siz olun, şu hayatta hareketsiz durmayın. Harekette bereket var, şans var ama en önemlisi hayat var. Hareket eden hayatına dakikalar katar. Fiziksel dakika ekleme aktivitesi tamam.
İki. 100’den geriye kadar sayın ya da 50 kere parmaklarınızı şıklatın! Sizi zorlayan bir zihinsel aktiviteye konsantre olmak hayatı uzatıyor. Sudoku oynayın, bulmaca çözün, hesap yapın. Beynini tembelliğe bırakmayanın ömrü uzuyor. Zihinsel dakika ekleme aktivitesi tamam.
Üç. İçerideyseniz koşup pencereden dışarı bakın, dışarıdaysanız koşup pencereden içeri bakın. Bir bebeğe, bir hayvana bakın. (Bize fil yavrusu, deve kuşu yavrusu ve fok yavrusu resmi gösterdi Jane. Gerçekten insanın karnında çiçek açıyor.) Üç pozitif duygu, bir negatif duyguyu götürüyor.Yani biri ya da bir şey size kendinizi kötü hissettirirse, elde var bir yapıp, hemen üç pozitif sıkın üstüne. Duygusal dakika ekleme aktivitesi tamam.
Dört. Yanınızda kim varsa en az 6 saniye elini sıkın, sarılın, dokunun. Sadece el sıkışmak bile oksitosin yani güven hormonunu artırıyormuş.Dokunun, şükran duyun, bunlar hep bedavadan dakika. Sosyal dakika ekleme aktivitesi de tamam.
Şimdi ben burada size uzun uzun matematik yapmayacağım ama Jane, bize tablolarla gösterdi ki, bunları yapınca 7,5 dakikanız ekleniyor. Bunları her gün düzenli yaparsanız, hazır olun... Ömrünüze 10 yıl ekleniyor.
Yani kıpırdayın, iyi şeyler düşünün, sevdiklerinizle olun ve zihninizi onu zorlayan şeylerle meşgul tutun. Jane bize 7,5 dakikayı verdi de, biz ne yapıcaz o dakikalarla diye soruyorsanız, size en azından yapmamanızın iyi olacağı şeyleri söyleyebilirim. Daha önce yazmıştım. Ölüm döşeğindeki insanların, hayatlarıyla ilgili beş büyük pişmanlığı var.
Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
Arkadaşlarımla bağımı koparmasaydım.
Daha mutlu olmama izin verseydim.
Gerçek benliğimi ifade etseydim.
Benden beklenenin değil, hayallerimin peşinden gitseydim.
İşte 7,5 dakika, işte onunla yapılmaması gerekenler.
Hayat sizden, yazması benden.
Bol bonus dakikalı haftalar.
Bir. Ayağa kalkıp iki adım atın ya da yumruğunuzu sıkıp ellerinizi havaya kaldırın. Siz siz olun, şu hayatta hareketsiz durmayın. Harekette bereket var, şans var ama en önemlisi hayat var. Hareket eden hayatına dakikalar katar. Fiziksel dakika ekleme aktivitesi tamam.
İki. 100’den geriye kadar sayın ya da 50 kere parmaklarınızı şıklatın! Sizi zorlayan bir zihinsel aktiviteye konsantre olmak hayatı uzatıyor. Sudoku oynayın, bulmaca çözün, hesap yapın. Beynini tembelliğe bırakmayanın ömrü uzuyor. Zihinsel dakika ekleme aktivitesi tamam.
Üç. İçerideyseniz koşup pencereden dışarı bakın, dışarıdaysanız koşup pencereden içeri bakın. Bir bebeğe, bir hayvana bakın. (Bize fil yavrusu, deve kuşu yavrusu ve fok yavrusu resmi gösterdi Jane. Gerçekten insanın karnında çiçek açıyor.) Üç pozitif duygu, bir negatif duyguyu götürüyor.Yani biri ya da bir şey size kendinizi kötü hissettirirse, elde var bir yapıp, hemen üç pozitif sıkın üstüne. Duygusal dakika ekleme aktivitesi tamam.
Dört. Yanınızda kim varsa en az 6 saniye elini sıkın, sarılın, dokunun. Sadece el sıkışmak bile oksitosin yani güven hormonunu artırıyormuş.Dokunun, şükran duyun, bunlar hep bedavadan dakika. Sosyal dakika ekleme aktivitesi de tamam.
Şimdi ben burada size uzun uzun matematik yapmayacağım ama Jane, bize tablolarla gösterdi ki, bunları yapınca 7,5 dakikanız ekleniyor. Bunları her gün düzenli yaparsanız, hazır olun... Ömrünüze 10 yıl ekleniyor.
Yani kıpırdayın, iyi şeyler düşünün, sevdiklerinizle olun ve zihninizi onu zorlayan şeylerle meşgul tutun. Jane bize 7,5 dakikayı verdi de, biz ne yapıcaz o dakikalarla diye soruyorsanız, size en azından yapmamanızın iyi olacağı şeyleri söyleyebilirim. Daha önce yazmıştım. Ölüm döşeğindeki insanların, hayatlarıyla ilgili beş büyük pişmanlığı var.
Keşke bu kadar çok çalışmasaydım.
Arkadaşlarımla bağımı koparmasaydım.
Daha mutlu olmama izin verseydim.
Gerçek benliğimi ifade etseydim.
Benden beklenenin değil, hayallerimin peşinden gitseydim.
İşte 7,5 dakika, işte onunla yapılmaması gerekenler.
Hayat sizden, yazması benden.
Bol bonus dakikalı haftalar.
Eylul'de Sena
TO TO TONY- bu Tom and Jery oluyor benim kizimin dilinde, cok tatli soyluyor!!!
Daha Eylul ayinin basindayiz ama ay ay rapor vermeye caliscam...
Neler yapiyor ve soyluyor Sena
Kuzum okulundan memnun gibi, persembe gunu 6 Eylul 2012 yani anne kiz bas basa bir gun gecirdik
Once Emirates Palace da yuzduk, oynadik ve brunch yaptik, sonra babaya supriz yaptik ofisinde, sonra Brave'i izledik Laura ve Yvi ile sonrada Anita'ya gittik Vanessa ve Laura ile oynadi.
Eve geldim anne sikildim diyordu hala!!!!
Sena'm Sirinleri'i cok seviyor Gargamel ve sirin baba diyip onlarin yaptiklarini bana anlatiyor
Finding nemo'yu cok seviyor
Kisaca TV seyretmeyi cok seviyor maalesef
Konusuyor ama vocabulary'si hala cok zayif
dun babasina what are you waiting for baba dedi, cok komikti
doluyoyorum ben diyor goremiyorum icin, oyle tuhaf ve komik soylyorki genelde olumsuz kelimeler icin hayir goprdu ben diyor zaten
Nutellaya bayiliyor tek kelimeyle kasik kasik yiyor
anneannesini Kuzey'i ve dayisini hatta kuzey mummy ve buyuk dedeyi bile ozluyor
Turkiye'ye gitmek istiyor SIK SIK soyluyor
Bu aralar favori arkadasi Justin
Sinemaya gitmeyi cok seviyor, Persembe gunu koca popcorn sepetioni de aldi ohh ne guzel ustune de cikolata harikaydi...
Babasina hayran cunku babasi her dedigini yapiyor!
Yuzmeyi seviyor
Kitap okunmasindan hoslaniypr
Puzzle seviyor
Trenleri ile oynamayi seviyor
Cantalari cok seviyor
Pi'si ve onu tik tik tirnaklari ile ses cikarmaya oynamaya bayiliyor
Okulda 12.30 da onu almaya gidince arkadaslari ile orda kalip uyumayi istiyor
Ayakkabi giymeyi sevmiyor
Hala atlamak kosmak ziplamak gibi fiziksel oyunlar favorisi
saklambac oynamayi ve hep ayni yere saklanmayi seviyor ancak bazen oyle bir saklaniyorkli gercekten bulamiyorum
Uyanik sessiz kalmasi gerektigini ogrenmis kesinlikle giki cikmiyor
Sarki soyleyip dans etmeyi seviyor
Kafa sisti demeyi ogrenmis tete'sinden cok sirin, kafam sisti diyince kapatiyor gurultulu oyuncaklarini
Pizza, pilav, makarna ve cikolata sevdigi yemekler
Havuc ve portakal suyu ile ayran sevdigi yiyecekler
Bir cok meyveyi seviyor neyseki
Ama nar suyu iciremiyorum
Burnu alerjik oldugu icin tik developed etmisti neyseki burun spreyi ise yaradi Dr. Stiles sayesinde cok azaldi.
Saclari bir gun yikamasan karman corman oluyor conditioner olamdan kesinlikle acilmiyor.
Kolluklari ile iyi yuzuyor ve slide'lardan tek basina kayabiliyor
Hala suya ve kiloduna kaka yapmaya devam ediyor maalesef
Daha Eylul ayinin basindayiz ama ay ay rapor vermeye caliscam...
Neler yapiyor ve soyluyor Sena
Kuzum okulundan memnun gibi, persembe gunu 6 Eylul 2012 yani anne kiz bas basa bir gun gecirdik
Once Emirates Palace da yuzduk, oynadik ve brunch yaptik, sonra babaya supriz yaptik ofisinde, sonra Brave'i izledik Laura ve Yvi ile sonrada Anita'ya gittik Vanessa ve Laura ile oynadi.
Eve geldim anne sikildim diyordu hala!!!!
Sena'm Sirinleri'i cok seviyor Gargamel ve sirin baba diyip onlarin yaptiklarini bana anlatiyor
Finding nemo'yu cok seviyor
Kisaca TV seyretmeyi cok seviyor maalesef
Konusuyor ama vocabulary'si hala cok zayif
dun babasina what are you waiting for baba dedi, cok komikti
doluyoyorum ben diyor goremiyorum icin, oyle tuhaf ve komik soylyorki genelde olumsuz kelimeler icin hayir goprdu ben diyor zaten
Nutellaya bayiliyor tek kelimeyle kasik kasik yiyor
anneannesini Kuzey'i ve dayisini hatta kuzey mummy ve buyuk dedeyi bile ozluyor
Turkiye'ye gitmek istiyor SIK SIK soyluyor
Bu aralar favori arkadasi Justin
Sinemaya gitmeyi cok seviyor, Persembe gunu koca popcorn sepetioni de aldi ohh ne guzel ustune de cikolata harikaydi...
Babasina hayran cunku babasi her dedigini yapiyor!
Yuzmeyi seviyor
Kitap okunmasindan hoslaniypr
Puzzle seviyor
Trenleri ile oynamayi seviyor
Cantalari cok seviyor
Pi'si ve onu tik tik tirnaklari ile ses cikarmaya oynamaya bayiliyor
Okulda 12.30 da onu almaya gidince arkadaslari ile orda kalip uyumayi istiyor
Ayakkabi giymeyi sevmiyor
Hala atlamak kosmak ziplamak gibi fiziksel oyunlar favorisi
saklambac oynamayi ve hep ayni yere saklanmayi seviyor ancak bazen oyle bir saklaniyorkli gercekten bulamiyorum
Uyanik sessiz kalmasi gerektigini ogrenmis kesinlikle giki cikmiyor
Sarki soyleyip dans etmeyi seviyor
Kafa sisti demeyi ogrenmis tete'sinden cok sirin, kafam sisti diyince kapatiyor gurultulu oyuncaklarini
Pizza, pilav, makarna ve cikolata sevdigi yemekler
Havuc ve portakal suyu ile ayran sevdigi yiyecekler
Bir cok meyveyi seviyor neyseki
Ama nar suyu iciremiyorum
Burnu alerjik oldugu icin tik developed etmisti neyseki burun spreyi ise yaradi Dr. Stiles sayesinde cok azaldi.
Saclari bir gun yikamasan karman corman oluyor conditioner olamdan kesinlikle acilmiyor.
Kolluklari ile iyi yuzuyor ve slide'lardan tek basina kayabiliyor
Hala suya ve kiloduna kaka yapmaya devam ediyor maalesef
Rekabet Yok Olmak Uzere!
Bu kadini ve yazilarini cok seviyorum... aynen katiliyorum , rekabet yok olmak uzere!
Kahraman Kurukahveci! Kim mi bu kadin tabiki Gulse Birsel!
Dünya, global bir 'büyük şirketleşme' sürecinde. Kentler, kıyafetler, yemekler birbirine benziyor, mahalleler bile özelliğini yitiriyor
Ünlü bir kahve zinciri, ya da amaan, adını da söylerim ne olacak, Starbucks, logosunu değiştereceği için kahve bağımlıları ayağa kalkmış! Logodaki değişiklik de çıplak gözle görülebilen bir şey değil ha, yanlış anlamayın. Deniz kızının etrafındaki yazı kalkıyor, hikaye bu! E ama sen dünyanın bütün şehirlerinde, her köşebaşında, aynı dükkanda, aynı dekorla, aynı bardakla, aynı kahveyle kurabiyeyi satar hale gelirsen, minik bir logo değişikliği zaten kafeinden siniri tepesinde müşterinin beyin devrelerini yakabilir! Ki esas sorun ve yazının konusuna da gelmiş bulunuyoruz böylece! Global bir "büyük şirketleşme" içinde, artık seyahat etmenin bile zevki kalmadı! Budapeşte'ye, New York'a, Paris'e, hatta Beyrut'a git, bütün caddeler, sokaklar birbirine benziyor artık. Köşebaşında bir Starbucks kahve, ileride bir Mc Donald's, arada bir Gap, bir Banana Republic, bir Nike, Adidas, Zara vesaire, kozmetikse konu ya Mac, ya Sephora, alışveriş merkezi gezeyim dediğinde de yine bunların daha ufak şubeleri! Dünyanın bütün caddelerinde aynı logolar, aynı kapılar, aynı renkler, aynı dekorlar, aynı giysiler, aynı sandviçler, aynı kahveler! Küçük dükkanları, yerel markaları, orijinal tatları, desenleri teker teker kaybediyoruz.
MARKA ÇOK AMA...
Dünyanın yeni salgını bu! Şirketler büyüyüp küçük işletmeleri yok ettikçe ya da bünyesine katıp kendi damgasını bastıkça, tüketici olarak seçim hakkımız da azalıyor! İstanbul bile dünyanın herhangi bir yerine benzemeye başladı. Starbucks'ın kahvesine bayılıyorum, Zara'nın devamlı müşterisiyim, eyvallah. Ama mahallede, ne sattığı ya da satmadığı belli olmayan tarihi dükkan Aleaddin'e gözüm gibi bakmak, Konak Pastanesi'nin meyve şekerlemelerini öpmek, Tatbak Kebap'a arada girip "Bir sorununuz var mı" diye sormak, Erol Ayakkabıcısı'na destek vermek istiyorum neredeyse! Çünkü son 20-30 yıl içinde, bu semtte, uluslararası büyük şirketlere ait olmadan veya o şirketlerin ürünlerini kendi isimleri altında satmadan ayakta kalabilen ender işletmelerden bunlar! Hadi giyim kuşam, kahve o kadar da hayati değil diyelim. Ama gıda ve ilaçta da durum aynı! Food Inc belgeselindeki gibi, 50 yıl önce Amerika'da 100'den fazla irili ufaklı gıda şirketi, daha fazla rekabet ve üretim merkezi çeşitliliği varken, artık 8-10 büyük şirket piyasanın büyük bölümünü ele geçirmiş durumda. Markalar çoğalmış, ama hepsinin sahibi aynı büyük şirketler! Ve bu şirketler bir masanın etrafında bir araya gelip "Bundan sonra gıdalarımıza biraz da arsenik katalım, heyecanlı olur" derse, artık "O zaman ben de şu yerel markaya yönelirim veya mahalle kasabının yaptığı sucuktan alırım," deme şansınız yok, zira büyük para ve güçle siyasileri de kontrol altında tutup, istedikleri gıda kanununu çıkarıp istemediklerini iptal ettirebiliyor, küçük işletmeleri şu veya bu bahaneyle kapattırabiliyorlar!
REKABET YOK OLMAK ÜZERE
Örneğin Türkiye'de bundan sonraki plan, küçük eczanelerin tasfiyesi ve Amerika'daki Duane Reade gibi büyük şirketlere ait dev eczane zincirlerinin yapılması! Ondan sonra fiyatına, etkisine göre ilaç seç bakalım sıkıysa! iki-üç büyük zincir mağazada ne varsa, onlar neyi satmayı uygun gördüyse onu alacaksın! Tehlikenin farkında mısınız? Büyük şirketler siyasi bağlantılarının ve lobi faaliyetlerinin de yardımıyla, daha ufak firmaları satın alıp durduğundan, tekel haline gelip hammadde satanlara da istedikleri şartları diretebildiğinden, dünyadaki 'Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı' durumu, artık ilaçtan içeceklere, tekstilden otomobile kadar bütün sektörlerde baş döndürücü bir hızla büyüyor. Bu, her sektörde tek şirket kalana kadar böyle gidecek mi bilmem ama kapitalizmin en şahane yönü olan "rekabet" yok olmak üzere, hem de dünya çapında! Bir gün tüm dünya aynı kıyafetleri giyen, aynı yiyecekleri tüketen, aynı ilaçları alan, aynı kahveleri içip, aynı inşaat şirketlerinin yaptığı bir örnek evlerde oturan, aynı sokaklarda yürüyen, seçeneksiz, mutsuz ve sıkıcı insanlardan mı oluşacak, bilmiyorum. 80'li yıllarda Taksim'e Türkiye'nin ilk fast food zinciri açıldığında, arkadaşlarımla birlikte koşa koşa gidip dünyanın en zararlı yiyeceğini büyük bir heyecan ve mutlulukla mideye indiren salaklardanım çünkü! O zaman mahalledeki köfte ekmekçinin değerini bilemiyorduk. Ama şimdi köşedeki eczanemden, kahvehanemden, bakkalımdan, börekçimden vazgeçmeyeceğim!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)