14 Mayıs 2008 Çarşamba

Pasaportumsuz Asla!


Birleşik Arap Emirlikleri nüfusunun %80’inden fazlası yabancılardan oluşuyor. Kendi ülkesinde azınlık durumunda olan nadir bir millet…

Bu kadar çok yabancı çalışanı olunca, bazı sorunlarla karşılaştıklarından, daha bir kaç seneye kadar bir çok büyük firma dahil, personelinin pasaportuna güvenlik nedeniyle el koyuyorlardı.

Birçok işverenin ve bankanın dolandırıldığını tahmin edebiliyorum.

Düşünsenize mesela, Hindistan’ın (Nüfusun büyük çoğunluğu Hintli buranın maalesef, maalesef dememe kızmayın hemen -özellikle Nil- nedenlerini anlatacağım başka bir zamana, inanın bana hak vereceksiniz!) kim bilir hangi kasabasından bir adam geliyor, işverenin yanında bir süre çalışıyor sonra bir gün evini soyup, bankadan borçlanıp, ertesi gün kayıplara karışıyor.

Kolaysa arayın ve bulun kişiyi, 1 milyarlık nüfusun yaşadığı, isim benzerliğinin inanılmaz olduğu yabancı bir ülkede.

Dolayısıyla buradaki yerli halk kendini korumak için çalışanların pasaportunu “kasalarında saklamayı” çare olarak düşünmüş.

Pasaport yoksa ülkeden çıkışta yok.

Evet bir yanlış, yanlış bir uygulama ile ortadan kaldırılmaya çalışılmış. Bununla da kalınmamış bazı işverenler bu fırsatı kendi lehine kullanarak birçok çalışanını ezmiş ve haksızlığa uğratmış.

Hala daha birçok insanın pasaportuna el konulmakta, yasaklanmış olsa da…

Sizlere bugün kendi pasaport hikâyemi anlatacağım.

Abu Dabi’ye taşınmadan önce iş bulmayı o kadar çok istiyordum ki, ilk bulduğum işin Dubai’de olmasına aldırmadım bile.

Üstelik araba kullanmasını iki ehliyetim olmasına rağmen bilmiyordum.

Bu yüzden ilk başlarda otobüs ile gitmeye karar verdim.

B.A.E’de yaşayanlar bilirler, buradaki otobüsler tek kelimeyle korkunçturlar!

Günde dört saatim otobüste, kalan bir saatim de, dört ayrı takside psikopat sürücüler ile geçiyordu.

Haliyle benim için geçici bir işti, sürekli iş aramaya devam ediyordum bir yandan, ancak bulana kadar da çileye katlanmaya kararlıydım.

İlk defa bankacılık dışında bir sektörde, Türkiye’de altın işi yapan tanıdık bir firmanın beş kişilik Dubai ofisinde buldum kendimi.

Elli kişinin çalıştığı keyifli bir ofis ortamından sonra tam bir şoktu benim için.

İş anlayışı, profesyonellik kavramı bırakın bu firmayı, zaten bu ülkede çok farklı.

Eğitimler, İngilizce aksanlarından ilk başlarda tek kelimesini bile anlamadığım Hintliler tarafından veriliyordu.

Zor günler geçiriyordum, buda yetmezmiş gibi bir ay sonra patronum güvenlik nedeni ile pasaportumu kasasında tutacağını söyledi!

Nedenini sorduğumda “B.A.E.’de kurallar böyle.” cevabını aldım.

Daha iki gün önce gazetede yayınlanmış, insan haklarına aykırı bu uygulamanın artık yasaklandığını anlatan haberi göstermem yeterli gelmedi.

Altın işi ile uğraştıklarından riskli bir işmiş ve pasaportu güvence olarak almak zorundaymış.

İstanbul, Londra ve New York ofisinde aynı işi yaptıkları halde bu tip bir uygulamaları olmadığını hatırlatmam da yeterli olmadı.

Ben tüm bunları öne sürerken sanmayın ki mücadele veriyorum işimi kaybetmemek için, aslında tek yaptığım vakit kazanmak ve pasaport meselesini bir bahane olarak kullanıp firmadan ayrılmak.

O aralar Abu Dabi’de bir banka ile beşinci görüşmemi yapmıştım ve harika geçmişti, her an sizi işe aldık cevabını bekliyordum. Kendimden çok emindim. Hem sevmediğim bir işten kurtulacaktım, hem de pasaportumu kimseye teslim etmeyecektim.

Bir yandan da vicdan azabı çekiyordum. İşimden memnun olmasam da insanları yüz üstü bırakmak hoşuma gitmiyordu. Şirket ile yollarımı kötü ayırmak istemiyordum. Yeni başlamışken onlara işten ayrılacağımı söylemek beni çok mahcup ediyordu. Tüm bunların üstüne patron beni işe almak ile ne kadar doğru bir karar verdiğini söylemişti. Kendimi daha kötü hissediyordum.

Ne salakmışım! Bunu sonra anlıyorum.

Patron meseleyi uzatmama şaşırdı, önce “Size farklı muamele yapamam.” dedi, sonra benim ciddi olarak işimi bırakacağımı görünce ikna etmeye çalıştı.

Arada beni devrimci olmakla suçladı(???) Nedenini sormayın, pasaportunuza sahip çıkmayı devrimcilikle bir tutan, üstelik bunu kötü bir şeymiş gibi algılayan değişik biriydi.

Sonunda iki tarafta geri adım atmadı ve bir buçuk ayın sonunda görevimden ayrıldım.

Belki işsiz ama bir devrimci gibi boynum dik ofisten ayrıldım.

Haftanın 6 günü Dubai’ye otobüs ile gitmekten kurtulmuştum fakat bu sefer beni başka bir sorun bekliyordu. Bir türlü mülakat yaptığım banka beni aramıyordu.

Her aradığımda hala şansımın çok yüksek olduğunu ve sonuç olumlu-olumsuz olsun mutlaka döneceklerini söylüyorlardı.

Hiç bir zaman dönmediler. Zaten ben umudumu yitirmiştim ve hemen başka arayışlara giriştim.

28 gün sonra halen çalıştığım işimi buldum. Diğer ikisiyle kıyaslanamazdı bile.

Fakat o 28 gün benim için çok kötü geçti.

Cahil ve haksız bir zihniyeti yüz üstü bırakacağım diye vicdan azabı duyup, mahcup olmamak adına yeni bir işi garantiye almadan işimi bırakmam ilk hatamdı.

Öteki bankanın beni işe alacak en yüksek yetkilisinin “Adamlarımla konuşacağım, size hemen teklif yapsınlar.” demesine ve makamına güvenip, dürüst olduğuna inanmak yaptığım ikinci büyük hataydı.

Eminim söz konusu iki şirket beni kaybettiği için batmamıştır ancak ben iş bulamasaydım hem maddi hem manevi olarak zor durumda kalacaktım.

İş dünyasında bizler küçük balık, şirketler büyük balıklar. Profesyonellik çerçevesi içinde kalmak şartıyla, her zaman önce kendimizi düşünmemiz gerektiğini çok iyi anladım.

Kendimi bir daha böyle bir posizyona sokmamaya kesinlikle kararlıyım.

Hoşça kalın…

Haftanın kitabı: Leyla’nın Evi - Zülfü Livaneli

Haftanın şarkısı: Zero 7 in the waiting line

Haftanın filmi: Mad Money

Nilgün
2008-05-14
Bu yazı 2106  kez okundu.



Verfasser des Kommentars
:
18.05.2008
Zor olmuştur tün yaşadıkların ama şimdiki hayatını düşününce değdiğini düşünüyorum. Umarım bu olumsuz tecrübeler geçmişte kalmış olsun ve gelecek güzel şeyler getirsin... Öpüyorum seni, gelecekteki yazılarını bekliyor olacağım.


Verfasser des Kommentars
:
16.05.2008
Nilgün'cüğüm senin bu mücadeleci ruhuna bayılıyorum.Hangi ülkede nerede olursan ol,kendi dogrularından vazgeçmeyeceğine eminim.Tabiki bazı riskler alınıyor.ama olsun sen yine kendinden ödün vermemişsin ve biliyorumki herzaman doğruyu bulursun.Bravo!!!


Verfasser des Kommentars
:
15.05.2008
Yaşamak zaman zaman zorluklarla başetmek aslında...Daha önce paylaştığımız bir konuydu seninle ama yine de yazını sonuna kadar merakla ve keyifle okudum. Ellerine sağlık :)


Verfasser des Kommentars
:
15.05.2008
Yazindan cikardigim dersler:
1- Yeni bir isin olmadan eskisinden vazgecme.
2- 17 yillik arkadasim Nilly Devrimciymis :)
3- Nilly kotu hintlilere rastlamis.


Beantwortet von : nilgun
21.05.2008

bakalim senin Hindistan maceran nasil gececek Zehra cok merak ediyorum.

Beantwortet von : Zehra
21.05.2008

Asilarimi oldum, mide ilaclarimi aldim.Aslinda bende cok merak ediyorum olacaklari.Hindistan Kulturu egitimi aldim o kadar ama gidince kesin bir adet kultur soku geciririm :)

Verfasser des Kommentars
:
14.05.2008
oraya ilk gittiğinde bunca stresli dönemi yaşaman büyük şanssızlık... ama orada kaldın ve güsel bir hayat kurdun...tebrikler...:))


Verfasser des Kommentars
:
14.05.2008
Sevgili arkadaşım,yazdığın her yazında hayata,yaşanmışlığa ait çok şey öğreniyorum...okumakdan çok keyif alıyorum..umarım yakın da görüşebiliriz..sevgiyle kal..


Verfasser des Kommentars
:
14.05.2008
bu hafta hintlilerden gidiyoruz. birimiz hayran, birimiz deliriyor hintli duyunca.merak ettim devrimci nilgünün hintlilerle maceralarini...:-)bakalim neler yasatmissin zavalli gariban hintlilere:-)


Verfasser des Kommentars
:
14.05.2008
Iş hayatinda her zaman büyük balık küçük balığı yutar felsefesi geçerli.Bu yüzden bizlerin yapması gereken şey iş hayatında büyük balıkmış gibi hareket etmek.O zaman istediğimizi almamız için fırsatlar doğacaktır.
Etrafınızdaki yöneticilere bakarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız.
Nilicim güzel bir konuya değinmişsin.Yazılarını bekliyorum.
Sevgilerimle


Verfasser des Kommentars
:
14.05.2008
Nilguncugum, ne demek, o maleseflerin binbirini ardarda dizerim ben Hintliler hakkinda ....benim orada uc kusur yil boyunca basima gelen pismis tavugun basina gelmedi :-) hicbir millete karsi genelleme yapmayi sevmem ve Hindistan'da cok guzel gunler yasayip cok guzel dostluklar kurdum ama Hindistan'a asik gruptan degilim, onu hemen soyleyeyim..

29 Nisan 2008 Salı

Atların, Sapkaların ve Benim Favori Günüm: Dubai World Cup






Birleşik Arap Emirlikleri’nin en görkemli günlerinden biri.

Şeyh Maktoum’un atlara olan düşkünlüğü nedeniyle, Dubai her sene dünyanın en pahalı at yarışlarından birine ev sahipliği yapıyor.

At yarışlarının son günü büyük bir organizasyon ile kutlanıyor.

Ödüller o gün yapılan son yarışlarla belirlenir.

Dereceye giren jokeylerin madalyaları günün sonunda dağıtılıyor, arkasından havai fişek gösterileri izliyor.

Her ne kadar muhteşem atları görmek ve yarışları izlemek etkileyici olsa da bu günün benim favorim olmasının nedeni başka.

Öğle saatlerinden itibaren güneşin batmadığı bu ülkede çimenlerin üzerinde birbirinden şık bayan ve erkekler toplanır.

Akşam geç saatlere kadar güzel bir kalabalığın içinde arkadaşlarınızla doyasıya eğlenebilmeniz için her şey düşünülmüştür.

Dünyanın her mutfağından yiyecek stantları vardır.

Her zevke hitap eden susuzluğunuzu giderebileceğiniz birçok pub ve club hizmetinizdedir.

Her mekândan, tarzına uygun farklı bir müzik duyarsınız.

İsterseniz ek ücret ödeyerek girebildiğiniz bölümlerde açık büfenin ve sınırsız içkinin tadına varabilirsiniz.

Ya da…

Yiyeceklerinizi alıp çimenlerin üzerinde piknik yapabilirsiniz.

Şampanya ve şarabın su gibi aktığı bir gündür.

Arkadaşlarınızla bol bol sohbet edebilirsiniz.

Birçok tanıdığınızla karşılaşmanız kaçınılmazdır, çünkü herkes ordadır.

Bir köşeye geçip gelen geçeni izlemenin bile çok zevkli olduğu, harika, canlı, cıvıl cıvıl bir gün.

Arada yarışlara göz atarsınız.

İsterseniz doyasıya dans edebilesiniz.

Kadınlar, muhteşem, her biri farklı renk ve modelde bazen çok şık bazen çok ilginç, yaratıcı şapkaları ile birer manken gibi dolaşırlar.

İşte bu günün en sevdiğim yanı, güne damgasını vuran bu olağanüstü şapkalar…


Hiç bu kadar çok şapkayı bir arada görmemiştim.

Kadınlar podyumda numaraları ile poz verirler adeta bir moda gösterisi gibidir.

En iyi kıyafeti ve şapkası olan kadınlar seçilir.

İsterseniz dergi ve gazetelerde yayınlanmak üzere gidip bin bir çeşit şapka ile bin bir poz da fotoğraf çektirebilirsiniz.

At yarışı izlemeden hatta tek bir at bile görmeden dönenler bile var.

Ancak o güzel atları görmeden dönmek haksızlık olur.

Şapkaların hepsini toplayıp eve götürmek istediğim için biraz buruk döndüğüm Dubai World Cup’dan ve birkaç görüntüye yer verdim sizin için.

Yazıdaki fotoğraflara bakın lütfen haksız mıyım bu şapkaları sevmekte?


Şapkaların, atların ve güneşin ülkesi B.A.E.’den sevgiler.

Nilgün
2008-04-29
Bu yazı 6933  kez okundu.










YORUM
:
16.05.2008
Nilgün!!! seneye mart sonunda misafirin fazla olucak heralde hazırlıklı ol.Bende gelmek istiyoruuuuummm!!! Ama burda eksik olan bişey var.oda sensin!Seneye senide bu yarışmada görmek istiyorum.Eminim katılmaya karar verdiğinde en iyisini yaparsın sen.en güzel şapkaya sahip olursun.


YORUM
:
05.05.2008
Nilgüüüüüüüüüün bana acilinden bir Dubai bileti pleeeeeeez , sapkam hazir bile:))
Beantwortet von : nilgun
06.05.2008

Tamam seneye Mart'da hep beraber gidiyoruz mutlaka!

YORUM
:
30.04.2008
Aman Allahim ölmek istiyorum. Su tenlere bak, hepsi bronz bronz! offf offf, kiyafetler, sapkalar, siklik yarisi, ne hos yahu! bayilirim oturupta insanlari segretmeye. tam bir sölenmis dubai at yarisi.

Hani senin fotografin? olmadi simdi.
erkeklerinde varmi böyle acaip sapkalari?:-)
Beantwortet von : sevda
05.05.2008

Derya'cim sinir olma bunlar insan degil yaratik yaratik :))
Ayrica erkeklerin böyle garip sapkalara ihtiyaci yok lakin kendileri yeterince garip!!!:))

Beantwortet von : nilgun
06.05.2008

Derya en guzel yanlarindan biride bu bu ulkenin. Surekli bronz gezebilioyorsun artik bir yerden sonra tenezzul etmiyorsun, 2 haftalik tatilde bembeyaz vucudumu bronzlastircam diye gunesin altinda can cekismekten kurtuldum Turkiyede yasarken.Erkeklerin bazilari da sik sapkalari ile gelirler, onlara yer kalmadi baska zamana artik.Yerli erkekler biliyorsun disdash giyip kafalarinda zaten gutra yada shemag denen ortulerle gezinirler.

Beantwortet von : derya
07.05.2008

:-) evet yaa, yaratik:-)
erkeklere gelince, bu konuda ayni frekansdayiz sanirim.... ne dogru söylüyorsun sevda'cim:-)

YORUM
:
29.04.2008
Merhaba Nillycim,

UAE in diger arap ulkelerinden fakli oldugunu bilirdim ama bu kadar farkli oldugunu bilmezdim. Ilginc resimlerle susledigin yazinla bu ulkeye farkli bir gozle bakmami sagladin, tesekkur ederim.

Bu yaris ne zaman yapiliyor, sapkami ve elbisemi alip yanina geliyorum :)

Cok optum
zehra
Beantwortet von : nilgun
01.05.2008

Zehracim
Mart ayinin sonunda cumartesi gunu oluyor.Evet ziyaretini marta denk getirirsen birlikte gideriz, harika olur.Optum

YORUM
:
29.04.2008
Bide saatlerce kapida beklemek olmasa :) ama cok haklisin mukemmel bir olay..
Beantwortet von : nilgun
01.05.2008

Evet organizasyon aksakliklari bu ulkede ciddi boyutlarda. O yuzden her zaman erken gideceksin, biz oyle yapmistik ve trafige takilmamistik.
Optum

YORUM
:
29.04.2008
Haksız değilsin :)
Benim gözüme de takıla takıla o pembe elbiseli çinli kadın takıldı."Şartlı reflex" :)
Herhalde aylar öncesinden hazırlanıyordur bu vatandaşlar. Peki şapkaları yaptırıyorlar mı yoksa getirtiyorlar mı biryerlerden ? Hani onca kadın onca şapka.Yaratıcılığın da b,r sınırı var. Bu arada sen şapka takmadın mı niye kendi fotoğrafın yok? :)
Sevgilerr
Beantwortet von : nilgun
01.05.2008

Sapka satan bir cok yer var, at yarislari oncesinde magazalar ozellikle getirtip satiyorlar sapkalarini. Ancak Aynur sende gordugun gibi Cinden bile insanlar var,ben bir cougunun ulkelerinden, yada seyahatlerinde farkli ulkelerden aldiklarini saniyorum bu sapkalari. Cunku bu kadar cesite rastlamadim magazalarda burda.Ingiliz nufusuda fazladir bu ulkede, malum onlar sapka takmayi severler.Benim sapkam onlarin yaninda sonuk kaldigi icin koymadim maalesef:)Belki seneye...Tesekkurler



24 Nisan 2008 Perşembe

İki kitap, bir film: AFGANİSTAN



Kite Runner (Uçurtma Avcısı olarak Türkçe’ye çevrildi) ve A Thousand Splendid Suns... iki kitap, aynı yazara, Afgan kökenli Amerikalı Khaled Hosseini’ye ait. Her ikisi de bir çok ülkede en çok satan kitaplar rafında yer alıyor.
Uçurtma Avcısı adlı kitabın filmi çekildi. İzlediğinizde göz yaşlarınızı tutamıyacağınız, 30 yıldır bitmeyen Afganistan’ın dramını anlatıyor.

A Thousand Splendid Suns, sevdiklerini kabetmeleri sonucu hayatları kesişen, iki Afgan’lı kadının hikayesi. Mariam piç olarak dünyaya gelmenin tüm sıkıntılarını çekmiş, gözden uzakta küçük bir klubede annesi ile yaşamaktadır. 15 yaşında annesini kaybettikten sonra varlıklı babası tarafından başından savmak için zorla 40 yaşındaki Rasheed ile evlendirilir ve başka bir şehire gönderilir. Mutsuz, ızdırap dolu bir evlilik onu bekliyordur.

Leila, aydın bir ailenin çocuğudur. Akıllı ve güzel bir kızdır,Mariam’ın hayatından farklı olanaklar önüne sunulmuştur. Mariam okula hiç gitmemiştir.
Leila’nın babasının tek dileği kızının üniversiyeti bitirip iş sahibi olması, kendi ayakları üzerinde durmasıdır.

Ancak Rusların işgali ile başlayan, önce Ruslara karşı, daha sonra iç savaşa doğru giden bir kargaşanın kurbanı olur ikiside.

Leila savaşda ailesini kaybeder kendiside ölümden döner ve hayatda kalabilmek için –iki seçeneği daha vardır; açlıktan ölmek veya hayat kadını olmak- Rasheed’in ikinci karısı olmayı kabullenmek zorunda kalır, 14 yaşında iken.

Rasheed acımasız bir adamdır. Kendisine çocuk veremeyen Mariam onun için değersiz bir varlıktır. Hamile olan Leila göz ağrısıdır. Mariam Leila’yı önceleri kıskanır ancak daha sonra hem Leila’ yı, hemde kızını kendi çocuklarıymış gibi sever.
İki kadın kendileri ile aynı kaderi paylaşmasını istemedikleri kızları ile birlikle kaçmanın yolunu ararlar ancak bu hiç de kolay olmıyacaktır.

Artık Taliban ülkeyi ele geçirmistir. Yanlarında eşleri olmadan sokağa bile çıkamazlar.
Tepeden tırnağa siyahlar içinde olsalar bile sokağa çıkmanın cezası canlarından olmaktır.

Uçurtma Avcısı ise, iki küçük Afgan çocuğun hayatını anlatıyor.

Amir doğum sırasında annesini kaybetmiş, zengin bir babanın oğludur, Hassan’da Amir gibi annesizdir ancak ailenin hizmetçisinin fakir oğludur, ikiside hemen hemen aynı yaşlardadır.  Amir okula gider, Hassan evde kalıp temizliğe yardımcı olur. Hassan, Amir’ e son derece bağlı, iyi kalpli sevimli biridir.

Amir, annesinin yokluğunu hisseden, içe dönük, sürekli babasının ilgisini ve onayını bekleyen bir çocuktur.

İkisinin de en büyük hobisi diğer bir çok Afgan çocuğu gibi uçurtma uçurmaktır. Amir’in hayatı boyunca unutamayacağı, ve onu sürekli rahatsız edecek olan olay, uçurtma yarışmasında birinci geldiği gün gerçekleşir.
Hassan’ ın başına gelenler, Amir’ in kendisini ömür boyu affetmesine engel olacaktır. Amir Hassan’ın tecavüz edilmesine seyirci kalmıştır…

Afganistan’daki politik karışıklıklar, Amir’i ve babasını ülkeden ayrılmaya iter. Amerika’ya taşınırlar, yolları ayrılır, Hassan, Afganistan’da kalmıştır.

Yazar olan Amir bir gün ülkesine dönmek zorunda kalır, Taliban yönetimi altındaki ülkesini zulüm içinde görmek onu şok edecektir. Hikayenin bu kısmında, gelişmeleri  nefeslerinizi tutarak okuyacagınız/izliyeceğiniz , yürek parçalayıcı süpriz  gelişmelere sahne olmaktadır.

Önce kitapları okumanızı sonrada filmi izlemenizi tavsiye ederim. Afgan halkının  bitmek bilmeyen dramına daha yakından şahit olacaksınız.

Kadınların başı açık gezebildikleri, üniversiteye gidebildikleri bir ortamdan, çarşafa bürünüp, küçük yaşda evlendirildikleri ve erkek çocuk vermek dışında hiç bir haklarının olmadığı, değersiz bireylere dönüşmesinin hikâyesi.

Bir çok kişinin tahmin bile edemediği bir son. Eminim özgürce dolaşabildikleri sokaklardan korkuyla geçmek zorunda kalacaklarını bir çokları akıllarına bile getiremediler önceleri.

Sadece kadınlar kurban değil, Taliban yönetimine karşı çıkan erkeklerde zulümden nasiplerini alıyorlar ve en acısıda İslam dini altında cihad yapan bu insanların, kimsesiz küçük çocukları, erkek yada kız farketmeden toplayıp, seks partilerinde iğfal etmeleri, köle olarak kullanmalarıdır.

En son gazetede okuduğuma göre hayat daha zor bir hale gelmiştir “Afgan Batağı”nda.

Dünyanın en büyük uyuşturucu ticaretinin yapıldığı ülke Afganistan.
Bir çok kişi geçimini afyon üretimi ile sağlıyor.
Uyuşturucu mafyası, Taliban yönetimine daha çok rüşvet vermek zorunda kaldıklarından, toprak sahiplerine baskılarını artırıp, borçları karşılığı istedikleri afyonu üretmelerini, tarlaları yakarak imkansız hale getiriyorlar.

Başka hiç bir gelir kaynağı olmayan halk, hayatda kalabilmek icin 9-10 yaşındaki kızlarını eş olarak uyuşturucu ağalarına veriyorlar.

"Afyon gelinleri" adı takılan ve borç karşılığı verilen 9-10 yaşındaki kızlar arasında intihar edenler bulunuyor.

Yıllarca Taliban yönetimini Ruslara karşı destekleyen, silahlandıran, savaş eğitimi veren  Amerika şu anda ülkeye demokrasi getirmeye çalışıyor!!!

Nerde nezaman patlıyacağı belli olmayan bombaların, Taliban zulmü ve Amerikan bombalarının arasında sıkışan bir halkın yaşam öyküsü.

Aynı kâbusu şimdi Irak yaşıyor. Irak’ta ailenin tüm erkeklerini savaşda kaybeden kadınlar hayatda kalabilmek için kızları ile birlikte Suriye gibi civar Arap ülkelerinde komik ücretler karşılığı fahişelik yapmak zorunda kalıyorlar.
Üstelik bu kadınların en büyük muşterilerininde Suudi Arabistan’dan hafta sonu için gelen erkeklerin olması düşündürücü.

Ülkelerinde kalanlarda yine başlarını kapatmaya, evden dışarı çıkmamaya zorlanıyorlar. Karşı çıkanlar sokak ortasında öldüresiye dövülüyorlar.

Arap dünyasını anlamak zor. Kendi insalarına yardım etmek varken ve buna güçleride yeterken ilk darbeyi indirenler genelde kendileri oluyorlar.
İslam dinini çarpıtıp, tüm dünyayı “islam fobi” ile tanıştıran elleri kanlı, canilerin önüne kimse geçemiyor. İşin ilginç yanı, en çok zararı gören yine kendi insanları oluyor.

Bu konuda her ne kadar giderek karamsarlaşsamda, barış, huzur ve istikrarın eksik olmadığı günler ümidiyle...

Hoşçakalın

Nilgün

25 Mart 2008 Salı

Kısa Bir Hayat Hikâyesi

Abu Dabi’de yaşıyorum. Yaklaşık 12 yıldır bankacılık yapıyorum. Baba mesleği dolayısıyla bankacılar arasında doğdum ve büyüdüm, hepsinin tek bir öğüdü vardı: Sakın bankacı olma!

Ben 20 yaşında üniversiteyi bitirdiğimde sudan çıkmış şaşkın bir balık gibiydim, ne olduğunu daha anlayamadan kendimi bankada bulmuştum. Geçici bir süreliğineydi, ne istediğime karar verince kurtulacaktım! Sonraları asıl istediğim şeyin dans etmek olduğunu anladım, onun içinde çok geçti.

Aynı bankanın iki ayrı şubesi ve sonunda daha kapısından ilk girdiğimde, sürekli telefonların çaldığı, kâğıtların havada uçuştuğu, insanların bağırarak konuştuğu “dealing room” denen hazine departmanının havasını soluduğumda, sonunda aradığımı buldum dedim.

İki sene sonra İngilizcemi geliştirmek için, işsiz kalmayı bile göze alarak, Londra’ya au-pair olarak gitmeye karar verdim. Şanslıydım, bankam ücretsiz izin verdi ve hayatımı, hayata bakış açımı değiştiren bu muhteşem şehre daha ilk günden hayran kaldım.

Bir ay, ilk yurt dışı deneyimi ve yabancı bir ailede hiç de sevimli olmayan bir anne ile yaşamaya başlamak nedeniyle home-sick denen şu dayanılmaz özlem duygusu ile geçti.

Zamanla dünyanın her yerinden tanıdığım, hala kopamadığım arkadaşlarımın sayesinde, en güzel tecrübelerimden birini yaşadım. Londra’daki maceralarım anlatmakla bitmez, onu başka bir zamana bırakıyorum.

Döndüğümde pek çok kişi gibi Türkiye’ye yeniden uyum sağlama sorunları, işte tatminsizlik bir süreliğine canımı sıksa da, tekrar İstanbul’daki hayatıma alışmaya ve mutlu olmaya başladım. Bu şehri her şeyine rağmen seviyordum, özgürdüm ve Ortaköy’de yaşıyordum.

Sonunda çok uzun zamandır beklediğim beyaz atlı prensim ile tanıştım. Her şey mükemmeldi ama iş için ülkeden ayrılmak zorunda kaldı. 30 yıl sonra aradığımı tam bulmuştum ki, o Taş Devri’nde Fred Çakmaktaş’ın deyimiyle abuu dabii duuuuu gibi bir yere gidiyordu.

İlk başta, benden kaçmak için uydurduğu bir şehir olduğunu bile düşündüm. Neyse ki hava alanında dökülen gözyaşları hakkını verdi, o gittikten bir sene sonra Şam’da düğünümüz oldu. Arkasından Abu Dabi’ye taşındım. Gelmeden önce iş bulmuştum, eski bankamdan ayrıldıktan iki gün sonra başka bir ülkede, bankacılık dışında, çalışıyor buldum kendimi; üstelik işim Dubai’deydi ve günde beş saatim yollarda geçiyordu. Hem çok ızdıraplı, hem komik, hem de farklı bir deneyim kazandığım bir buçuk aylık kısa maceram da ayrı bir yazı konusu.

Belki ileride bahsedeceğim nedenden dolayı keyifli bir ayrılık değildi, fakat dersimi aldıktan iki ay sonra peşimi bırakmayan bankacılığa döndüm, ofisim artık Abu Dabi’deydi.

Bu ay ikinci yılım doldu, zaman çabuk geçiyor, keyifli, hızlı, zevkli bir iki yıldı, bazı pürüzler dışında. Bu ülkede birçok şeyi öğrendim. Londra’dan daha kozmopolitan bir şehir olmadığını sanırdım, yanılmışım. Burası beni birçok farklı dil, din ve kültür ile tanıştırdı. Onları da zamanla anlatacağım. Tabi ki çok kızdığım özellikleri de var, ancak bana şu ana kadar iyi davranan bu şehre de haksızlık etmeyeceğim, en azından şimdilik…

Nilgün

Abu Dhabi


25/03/2008 


YORUMLAR

Sevim Demircan
Canim süper yazmışsın
Cümlelerine bayıldım
Arzu Ayyildiz
canım arkadaşım benim seni görmek ne güzel çok güzel bir yazı aslında benimde bilmediğim bir kaç yönünü daha öğrendim en güzelide senin mutlu olduğunu öğrenmek oldu hiç birşey kolay olmuyor en zoruda gurbet belki sen oranın yerlisi olursun biz seni ziyarete geliriz. sevgiyle kal arkadaşım
Süppperrrrrrr bayıldım harika bır baslangıc olmus.
Sebnem Keskin Ozyurt
Haydı bakalım Allah utandırmasın. Yorum yazdım ama gozukmuyo mu yoksa sayfa update edılmesı mı beklenıyor!!
Asli Su
Ya ben o ilk cumartesi bakip gorememistim, sonra senin gonderdigin linke de bakanmamistim acikcasi.. amaaaa simdi taptaze okudum ve cok eglendim.. ya inanamiyorum sana, onca isin icinde bi de bununla ugrasiyosun ya, helal olsun valla!.. ben cok samimi, tatli ve eglenceli buldum.. okurken insan merak ediyor yani, SIKmiyor.. bundan sonrakileri merak ediyorum simdi..
Fulya Mutafci
Nilgüncün den gerçekten müthiş yetenekli bir kızsın.Bayılıyorum sana.Fotoğrafını da çok çok beğendim.Tam seni yansıtıyor.Yazılarını okudum yorumlarımı bilahare yazacağım.Ama söylemeliyim ki gerçekten Çok Çok beğendimJBu arada ben seni hamile zannedip çok sevinmiştim tabi.Ama neyse yine de umudum var senden yana.Bekleme artık hadi yap bir bebiş de sevelim.
Nursel
Nilgun cok begendim, bence sen guzel yaziyorsun! akici, okutuyorsun yani,
kuzen torpili degil !!!! samimiyim...
umarim yazi isinde hersey istedigin gibi gelisir. Sabirsizlikla bekleyecegim.